ES-SEB’U’L-ESRAR FÎ-MEDARİCİ’L-AHYAR
     Burhan İŞLİYEN
 
     
 

İMAM-I RABBANİ (AHMET FARUK SERHENDİ)

 

İmam-ı Rabbani, daima velilirden feyz alma çabası içinde olmuş, müttaki bir müslüman olan Şeyh Abdulahad Mahdum’un oğludur. Şeyh Abdulahad, bir tek sünnetten bile yüz çevirmeksizin Rasululallah (s.a.v.) ve öğretisinin sadık bir izleyicisi olmuştur. Buhara’lı Bahâuddin Nakşibend’in müridlerini hep sevmiş ve bu saygı ve bağlılığını oğluna da miras bırakmıştır.

Şeyh Ahmed, 971/1563 yılında Serhend’de doğmuştur. İsmi Ahmed, lakabı Bedrüddin’dir. Baba tarafından, Hz. Ömer’in (r.a.) ahfadındandır. Çocuk yaşta hafız olmuştur. Ondan sonra uzun bir süre babasından ilim tahsil etmiş, daha sonra da Kemal Keşmiri’den ders almak üzere Siyalkut’a gitmiştir.Ayrıca o dönemin büyük bir alimi olan Yakup Keşmiri’den hadis okumuş ve henüz 17 yaşındayken İslamî ilimlerde uzmanlaşacak ve öğrenci yetiştirecek bir seviyeye ulaşmıştır.

EBu’l-Fadl ve Feyzi gibi önemli zatlarla tanıştığı Agra’ya gitmiş, bir süre sonra babasının yanına Sirhind’e dönmüştür. Tenasır’lı Şeyh Sultan’ın kızıyla evlenmiştir. Sirhind’e döndükten sonra, babasıyla beraber oturmuş, onun yardımıyla Kadiriyye ve Çeştiyye tarikatlarına intisab etmiştir. Babasından aldığı eğitimle tasavvufun esaslarını öğrenmiş, eserlerinde de babasından oldukça etkilenmiştir. Babası hayattayken, hacc yapmaya gitmemiş, sürekli babasına hizmet etmeye gayret etmiş ve onu yalnız bırakmamıştır. Babasının 1007/1598 yılından ölümünden sonra, bu uzun hac yolculuğuna başlamış, Delhi’ye geldiğinde, arkadaşı Mevlâna Hasan’dan, Hacc Baki Billah’ın ününü işitmiş ve kendisini görmeye gitmiştir. Hace onu hoş karşılamış, kendisiyle bir iki hafta kalmasını rica etmiştir. Hâce’nin manevi vuslatından o denli etkilenmiştir ki, kendisine mürid olmaya karar vermiştir. Hace kendisine mürid olmak isteyenlere karşı son derece titiz davranırken, Müceddid’i hemen kabul etmiş ve bütün dikkatini onun üzerine odaklaştırmıştır. Müceddid’in gönlü Allah sevgisiyle dolmuş ve manevi bilgileri tahsilde zorluk çekmemiştir. Hace’nin rehberliğinde, Nakşibende tarikatının eğitimini birkaç ayda tamamlamış ve eğitimini başarıyla tamamladığının bir sembolü olarak kendisine hırka giydirilmiştir. Serhend’e geri dönmüş ve öğrenci yetiştirmeye başlamıştır.[1]

Hayatının en önemli dönemini 1028/1618 ile 1032/1622 yılları arasında yaşamıştır. Bu dönemin bir yılını Gvalior hapishanesinde, kalan 3 yılını da imparator Cihangir ve ordusunda geçirmiştir. Giderek artan popularitesi rakiplerinin kıskançlığını celbetmiş ve imparatora onun hem devlete, hem de imparatora tehlikeli olduğu ihbar edilmiştir. İmparator zahid ve münzevi bir kimse idi. Fakat topraklarında halk arasında sevilen bir sufiyi hoş karşılamamaktaydı. Muhtemelen Asaf Şah ve diğer bazı önde gelen el altından Müceddid’e entrika kurmuş olabilirler. Mesele, Müceddidi’nin imparatora rüku derecesine eğilerek selam vermeyi, islam akaidini ters bularak reddetmesiyle daha da kötüleşmiş, sonuç olarak Müceddid Gvalior’da hapsedilmiştir. Bir yıl sonra tahliye edilmiş fakat müteakip üç yılı, imparatorun ordusunda geçirmeye mahkum edilmiştir. Ölümünden iki yıl önce salıverilmiş ve Serhend’e evine dönmesine izin verilmiştir. Orada 28 Safer 1034/10 Aralık 1624 sabahı vefat etmiştir.

Yerlere dek eğilmeyi reddederek, imparatora tapınmaya karşı çıkacak ve böylece İslam’ın gerçek ruhunun tekrar hayatiyen kazanmasını sağlayacak, bidatlere karşı kökten mücadele edecek birisine, o dönemde çok büyük ihtiyaç duyulmaktaydı. Mutlak saltanatın hoşnutsuzluğu ile böylece karşı karşıya kalan şeyh, elbette onun düşünce ve kaidelerini yaymak yerine hapislerde çürümeyi tercih edecekti. İmparatorun babası Ekber tarafından geliştirilen Moğol zındıklığı dalgasına karşı şiddetli bir mücadeleye giren Müceddid, bu lakabını zaten, İslamiyeti bidatlerden temizleyen, sünneti yeniden diriltmeyi hedefleyen görüş ve davranışlarıyla kazanmıştır. Hindistan’da dînî rönesansla sonuçlanan gayri İslami uygulamalara cephe açarak yeni bir uyanış başlattı. Uyguladığı yöntem, müridleri eğiterek diğer tüm müslüman ülkelere ve Hindistan’ın diğer şehirlerine onları göndermek ve böylece bidatlerden arınmış İslam’ı yaymak şeklindeydi. O, özellikle yetiştirdiği müridlerin insanların sünnetin önemini anlamalarını, bidatle mücadele etmelerini İslamî akaidi sağlamalarını istiyordu. Müslüman dünyanın önemli insanlarına yazdığı mektuplar çok büyük şöhret kazandı. Mektuplarında, İslam ve yeniden ihyasıyla ilgili konuları işlemiştir. Sünnete sıkı sıkıya bağlanmalarını ve bidatleri kökünden yok etmelerini, mektup yazdığı kişilerden özellikle istemiştir. Pek çok önemli mevkilerdeki insanlara da mektuplar yazmış ve böylece imparator ve maiyyetinin davranışlarında değişiklikler yapmalarını sağlamayı başarmıştır.

Müceddid, Allah rasulünün vaz ettiği şekilde, dînî muamelatın sürdürülmesi gerektiğini ısrarla savunmuş ve bunun için bazı mazeretler ileri sürenlere şiddetle karşı çıkmıştır. Bir fıkıh ve hadis otoritesi olan şeyh, ayrıca ansiklopedik bir bilgi birikimine ve çok tenkitçi bir görüş açısına sahipti. Onun ilham ve keşif, vahdet-i vücud, kadercilik, mezhepcilik ve tasavvuf üzerine olan görüşleri çok böyük önem taşımaktadır.[2]


 

[1]Ferman, Muhammed, İslam Düşüncesi Tarihi, trc. Lamii Güngören, c.3, sh. 93-94, İstanbul 1991. İmam-ı Rabbani’nin hakkında geniş bilgi için Bkz: Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi, trc. Yusuf Karaca, c.4, İst. 1992; Ekrem Sağıroğlu, İmam-ı Rabbani, İstanbul 1988; Hayrettin Karaman, İmam-ı Rabbani ve İslam Tasavvufu, İstanbul 1987.

[2]Ferman, Muhammed, İslam Düşüncesi Tarihi, trc. Lamii Güngören, c.3, sh 94-95, İstanbul 1991.