ES-SEB’U’L-ESRAR FÎ-MEDARİCİ’L-AHYAR
     Burhan İŞLİYEN
 
     
 

VELAYET-İ SUĞRA

 

Velayet-i suğra’ya velayet-i evliya da denir. Ermişlerin veliliği demektir. Bu velayette ilahi fiillerin tecellilerinden, isim ve sıfatların gölgelerinde seyr bahis konusudur.[1]

Velayet-i suğra makamında, zevk, şevk, istiğrak, gaybet ve Allah-u Teala dışındakileri unutmak gibi haller husule gelir.

Salikin kalbi; şerrata uygun olan zikir ve mücahedelerle tasfiye olur. Allah-u Teala’nın isimlerinin ve sıfatlarının akisleri kalbinde tecelli eder. Salik, aşkın şiddetinden, şevk ve zevkin çokluğundan dolayı gölge ile aslı ayırt edemez. Kendi varlığını, hatta tüm mevcudatın varlığını göremez olur ve kasdı olmaksızın dilinden “Ene’l-Hak” “Subhani” gibi şathiyyat sözleri dökülür.

Tasavvufcularla kelamcılar, hatta hadisciler arasında en çok tartışılan mevzulardan biri de şatahat veya şathiyyat denilen ifadelerdir. Şathiyyat; ilahi feyiz ve kuvvetli tecellilerle coşan ve taşan velilerin taşkınlıkla gayr-i ihtiyarı söylediği; içinde iddiaya benzer tarzda anlamlar bulunan; zehiri itibariyle şeriata aykırı düşen sözler. Bu sözleri söyleyenler çoğu zaman üzerlerindeki bu sekr hali geçtikten sonra söylediklerine pişman olup tevbe ederler.[2]

Velayet-i suğra makamına ulaşmadığı ve mezkur haller kendisine hasıl olmadığı halde ayniyyet ve vahdet-i vücud iddisında bulunan kimse kendi dünya ve ahiret hüsranına sebep olur.

Müellif Muhammed Masum, bazı sufilerin, yukarıda zikredilen halleri yaşamadan, çalgı aletleriyle sema yaparak tevhid-i vücudi hayaliyle vecde gelmeye çalıştıklarını, bunun şiriat ve tarikate aykırı olduğunu söyler. Buna benzer hususlardan İmam-ı Rabbani  “Mektubat”ında sık sık bahseder.[3]

Bu makam salikler için tehlikeli makamdır. Ayaklar her an kayabilir. Bu halleri yaşamadan sekir erbabının sözlerini takllit eden pek çok kkimse bu makamda dalalet ve hüsran çukuruna  düşmüşlerdir. Bu sufinin gerçekten sekr halinde olup olmadığı, şeriat üzerindeki istikametten anlaşılır. Gerçek sekr erbabı, kıl kadar dahi, şeriata aykırı hareket edemez.

Sekr halinde “Ene’l-Hak” diyen Hallac zindanda bile gecelerini ibadetle geçirirdi. Bundan dolayı, ibadetlerine dikkat etmeyen, mücahede ve riyazetle nefsini terbiye etmeyenler söyledikleri şatahatda mazur görülemezler.

İbni Arabi gibi vahdet-i vücuda kail olan sufiler, vücud için beş mertebe (safhaya) “hazarat-i hams” veya “tenezzülat-ı hams” adı verilir. Allah’dan sudur eden varlıklar beş safha geçirmişlerdir:

1-Gayb-ı mutlak mertebesi: Bunun da üç itibari durumu vardır: a) La taayyün, gaybü’l gayb, âma-i mutlak, kenz-i mahfi, hazret-i cem ve ahadiyet mertebesi, b) İlk taayyün ve ilk tecelli, mutlak ilim, vahdet, hüviyet, hakikat-i Muhammediye mertebesi, c) İkinci taayyün ve tecelli, Allah’ın bütün sıfatlarının açık ve seçik hale gelmesi, vahidiyet ve hakikat-i insaniye mertebesi.

2-Ruhlar mertebesi: Emir âlemi, melekut alemi mertebesi.

3-Misal mertebesi: Bu alem mutlak ruh alemi ile mutlak cisim alemi arasında bir berzah ve köprüdür.

4-Cisim ve madde mertebesi: His ve şehadet alemi, zulmani alem

5-Mertebe-i camia: Yukarıda bahsedilen vahdet, vahidiyet, ruh, misal ve cisim gibi zuhur ve tecellinin hepsini kendisinde toplayan insan mertebesi. Zuhur, sudur ve tecellinin bu beş şekline yukarıdan aşağıya gelinirse tenezzülat-ı hams, aşağıdan yukarıya doğru gidilirse hazerat-ı hams denir. Hazerat-ı hamsın kısaca ifadesi şöyledir: 1- Gayb-ı mutlak (a-ehadiyet, b-vahdet, c-vahidiyet), 2. Gayb-ı mutlaka muzaf olan “ruhlar alemi”, 3. Misal alemi; şehadet alemine yakın olan ve gayba muzaf olan alem, 4-Şehadet-i mutlaka, yani madde ve cisim alemi, 5- Mertebe-i camia, insan mertebesi.[4]

İmam-ı Rabbani ve ona tabi olan vahdet-i şühuda kail sufilere, bu beş mertebenin, sıfat ve isimlerin gölgelerinin makamı olan velayet-i suğra dairesinde olduğunu söylerler.

Burada; kanunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak için İmam-ı Rabbani ve vahdet-i vücuda alternatif olarak geliştirip tasavvuf literatürüne kazandırdığı tevhid-i şuhudi (vahdet-i şühud) görüşü hakkında kısaca bilgi vermeye çalışalım.

 

 


 

[1]Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, sh. 518, İstanbul 1991.

[2]Yılmaz, Hasan Kamil, İslam Tasavvufu, s. 551-552, İst. 1996.

[3]Bkz. İmam-ı Rabbani, Mektubat, trc. Abdulkadir Akçiçek c.1., sh 724-725-726 (285 Mektup) İstanbul ts.

[4]Kara, Mustafa, Tasavvufî Hayat, sh. 194-195, İstanbul 1980.