|
ES-SEB’U’L-ESRAR FÎ-MEDARİCİ’L-AHYAR
|
|
|
|
||
|
|
|||
|
ÜÇÜNCÜ SIR, İSM-İ ZAT (LAFZA-İ CELAL), NEFY VE İSBAT ZİKRİNİN BEYANI HAKKANDIDIR
Bil ki, bu tarikat-ı aliyye şeyhleri, önce âlem-i emr latifelerini tehzibe yöneliyorlar. Bunun için onların üç yolu vardır: BİRİNCİ YOL: Zikir: Bu da iki türlüdür. 1- İsm-i Zat'ın zikri 2- Nefy ve isbat zikri İZM-İ ZAT'IN ZİKRİ KEYFİYYETİ: Talib, önce Allah'a tevbe eder, hulus-u niyetle günahlarından istiğfar eder, ölümü gözünün önüne getirir. Allah'a yönelerek kalbini havatır[1]dan ve nefsin isteklerinden temizler. Dilini üst damağa yapıştırır ve hayalen kalbe teveccüh eder. Kalbini "Allah" ism-i celâli-nin müsemmasına yöneltir. Bedenini ve dilini oynatmaksızın hayaliyle kalbinin "Allah, Allah" dediğini tasavvur eder. Zihne zuhur edenleri defetmek için râbıta zaruridir. Rabıta; müridin şeyhin suretini kalbinde tasavvur etmesidir. Bu, hataratı defetme konusunda tecrübe edilmiştir. Müridin bu keyfiyet üzere zikirle meşgul olması gerekir. Vukuf-u kalbî[2] zikirin şartlarındandır. O da talibin kalbe, kalbin de Allah (azze ve celle)'ye teveccühüdür. Vukuf-u kalbi olmaksızın zikir bir fayda ve netice vermez. Talib, zikir onda bir meleke, kulak ve göz gibi ondan ayrılmayan bir vasıf olunyca kadar zikre devam eder. Yani ne zaman kalbe teveccüh etse kalbini zikredici ve hazır olarak bulur. Bu halden kurtulmak istese de bu meleke ondan kalkmaz. Yüz defa lafza-i celal zikrinden sonra tam bir huşu ve hudu ile kalbiyle hayalen şu duayı okur: "Allah'ım maksudum Sensin, isteğim Sen'in rızandır. Bana muhabbetini ve marifetini ver." Sonra yine zikirle meşgul olur. Kalbi Allahu Teala'nın fazlıyla zikreder olup, müride, istikamet[3] ve cemiyyet[4] hasıl olunca o zaman aynı şekilde ruh latifesinden zikreder. Sonra sır latifesinden, sonra hafi latifesinden sonra da ahfa latifesinden zikreder. Sonra aynı şekilde alem-i halkın latifelerinden zikreder. Yani önce, yeri alnın ortası olan nefis latifesinden , ondan sonra yeri bedenin hepsi olan kalıp latifesinden zikreder. "Bil ki emir âleminin latifeleirnden herbir latife için arşın üzerinde bir asıl vardır. Latife aslına ulaşmadıkça fena hasıl olmaz. Kalp latifesinin aslı efal-i ilahiyyenin tecellisidir. Ruh latifesinin aslı subuti sıfatların tecellisi, yani Hak Subhanehu'nun zatının mevsuf olduğu sıfatlardır. İşitmek ve görmek gibi. Sır latifesinin aslı suunat-ı zatiyyedir. Yani zât-ı ilahiyyenin şânıdır. Zat-ı ilahiyye semi, basar, kudret ve diğer sıfatlarla mevsuftur. Hafi latifesinin aslı selbî sıfatlardır. Yani semi ve basarın olmaması sözkonusu değildir. Ahfa latifesinin aslı şan-ı camidir. Yani sıfatların ve şuunatın aslıdır. Şeyhler bazı müstefidlere murakabeleri bir usulle öğretir. Yani her latifenin murakabesi aynı şekildedir. Onların talimi (öğretilmesi) şu keyfiyetle olur: Talib kalbini Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kalbinin hizasında tasavvur eder ve Allah'u Teala'nın huzurunda Muhammed (aleyhisselam)ın kalbinden Adem (aleyhisselam)'ın kalbine geçen tecelli-i ef'al benim kalbime aksın diye dua eder. İşte o zaman ef'al-i ilahiyyenin tecellisinde, kalp latifesinin fenası hasıl olur. Bu tecelli hasıl olduğu zaman salikin nazarından kendi fiilleri, hatta tüm mahlukatın fiilleri gizlenir. Hakiki failin fiilinden başka bir şey göremez. Kalp latifesinin velayeti Adem (aleyhisselam) efendimize mensubtur. Kim bu velayetden maksuduna ulaşırsa ona "Ademî meşreb" denir. Yine salik, ruhunun latifesini; Allah'u Teala'dan Muhammed (aleyhisselam)'ın ruhuna, oradan Nuh ve İbrahim (aleyhisselam)'ın ruhlarına ulaşan sübuti tecelliyatın feyzinin kendi ruh latifesine akmasını isteyerek, Muhammed (a.s.)'ın ruhunun önünde düşünür. İşte o zaman salik kendi sıfatlarının ve diğer mahlukatın sıfatlarının kendisinden ve onlardan selbedilmiş olduğunu görür. Hatta o sıfatları bizzat Hak Subhanehu'ya ait görür. Kim maksuduna bu yoldan ulaşırsa ona "İbrahimî meşreb" denir. Mazhar Can Canan Şehid Dehlevî, halifesi Hz. Şeyh Abdullah Dehlevi, Hz. Şeyh Abdurreşid Müceddidi el-Medeni (kaddesallahu esrarehum) hepsi İbrahimî meşreb idiler. Yine sır latifesini Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sırrının önünde, Allah Subhanehu'dan, efendimiz Muhammed (aleyhisselam)'ın sırrından Musa (aleyhisselam)'ın sırrına ulaşan zati şuunatın feyzinin kendi sırrına aktığını tasavvur eder. Burada Salik nefsini Hak Subhanehu'nun zatında helak olmuş olarak bulur. Kim maksuduna bu yolla ulaşırsa ona "Musevîyyü'l-meşreb" denir. Hafi latifesini Allah'u Teala'dan Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın hafisine, oradan İsa (aleyhisselam)'ın hafisine ulaşan selbî sıfatların feyzinin kendi hafisine feyezan etmesini isteyerek -Nebi (aleyhisselam)'ın hafisinin önünde tasavvur eder. İşte burada salik Hak subhanehu'nun mahlukattan tecridine ve tefridine şahit olur. Kim maksuduna bu yolla ulaşırsa ona "İsevî meşreb" denir. Büyük dedemiz Şeyh Ebu Said el-Müceddidi ve Hz. Şeyh Muhammed Ömer el-Müceddidi (k.s.) İsevî meşreb idiler. Ahfa latifesini, -Allahu Teala'dan habibinin ahfa latifesine feyezan eden "şan-ı cami" feyzinin kendi latifesine aktığını tasavvur eder. İşte bu makamda Allah-u Teala'nın ahlakıyla ahlaklanmak salikin nasibi olur. Kim maksuduna bu yoldan ulaşırsa ona "Muhammedî meşreb" denir. Hz. Şeyh Ahmed Said Müceddid ve Şeyh Muhammed Mazhar (k.s.) gibi. Bu ikisi de "Muhammedî meşreb" idi. Bu fakir müellifin münasebeti de bu yüce meşreb iledir. "Şan-ı cami" o iki şeyhin ve bu fakirin mürebbisidir. Bu süluka "süluk-u tafsili" denir. Tarikatın şeyhinin, ta'limin başında, tafsili süluk ile terbiye etmesi caizdir. Ya da önce icmali sonra tafsili süluk ile terbiye eder. Bu fakir müellife efendibaba hazretlerinin önce icmali sonra da tafsili süluku öğrettiği gibi. 2- NEFY VE İSBAT ZİKRİ: YAPILIŞI: Talib önce dilini üst damağına yapıştırır. Nefesini karnında tutar. Sonra damağın sonuna kadar "Lâ" çeker. Sonra oradan sağ omuzuna doğru "ilahe" oradan kalbinin üzerine "illallah" der. Bunu hayali olarak yapar. Zikrin eserinin (etkisinin) bütün latifelerde gözükmesi için böyle yapılır. Nefesini bırakışında yine hayali olarak "Muhamedu'r-rasulullah" der. Nefy ve isbat zikrinin altı (6) şartı vardır: Birinci şart: Manayı düşünmek. Yani "Allah'tan başka maksut yoktur." demek. Nefy esnasında kendisinin ve tüm mevcudatın fani olduğunu tasavvur eder. İsbat anında ise Hak Subhanehu Teala'nın varlığını tasavvur eder. İkinci şart: Tam bir huşu ve hudu ile yüz defa kelime-i tevhidden sonra "Allah'ım maksudum Sen'sin, isteğim Sen'in rızandır bana muhabetini ve ma'rifetini ver" diye dua etmesidir. Sonra tekrar zikirle meşgul olur. Üçüncü şart: Vukuf-u kalbi. Yani talibin kalbe, kalbin de Allah (azze ve celle)ye tevecühü. Bu iki teveccüh olmaksızın Allah'u Teala'nın huzurunda bulunmak muhaldir. Dördüncü şart: Nigeh-daşt: Allahu Teala'nın huzurunda, bulunmanın devamlı onda bir meleke haline gelmesi için, kalbi havatır ve vesveselerden, nefsin fısıltısından muhafaza etmektir. Beşinci şart: Vukuf-u Adedi: Nefy ve isbat zikrinde tek sayı üzerinde nefes vermeye denir. Altıncı şart: Rabıta: Yani, talibin şeyhinin suretini kalbinde veya kalbinin hizasında, ya da kendi zatını şeyhinin zatı olarak tasavvur etmesidir. Nefy ve isbat zikrinin yapılışından ters bir "...." şekli çıkar. Şu şekilde
Talibin bu zikirde yukarıdaki şekli tasavvur etmesi gerekir. Bu zikir Hızır (aleyhisselam) efendimizden rivayet olunmuştur. Hızır (aleyhisselam) onu Abdulhalik Gucduvani'ye öğretmiştir. Haps-i nefes (nefesi tutmak), zikrin şartlarından değildir. Bilakis kalbîn hareketi hareket, zevk, şevk ve hataratın defedilmesi faydalarını sağlar. Yine, keşfin husule gelmesi onun faydalarındandır. Şayet talib bu zikirde bir nefeste yirmibire ulaştığı halde kalbî hararet ve havatırın azalması gerçekleşmezse ameli batıldır. Şartlarına riayet ederek mezkur zikre baştan başlaması gerekir. Meşayıh'a göre alem-i emrin letaifini tehzib için üç yol vardır: Birinci Yol: Zikir: Keyfiyyetini daha önce anlattık. İkinci Yol: Talibin kamil-mükemmil şeyhin teveccühatından istifade etmesidir. Çünkü talibin kalbinin gafletten ve havatırın hücumundan tasfiyesi şeyhin kuvvetli tevecühü ve kudsi nefesiyle mümkün olur. Talib onun muhabbetinin cezbesiyle, murların zuhuru, tecelliyat ve sırların müşahedesi mertebesine ulaşır. Talibin şeyhinin huzurunda, edebinin kemâline riayet etmesi, şeyhin rızasını başkalarından öne alması, daha çok düşünmesi ve rabıtaya dikkat etmesi gerekir. Çünkü rabıta ilahi feyizlerin vasıtasıdır. Feyiz kaynağından füyuzatın gelmesi, gaflet sebeblerinin kesilmesi için rabıtaya bağlı kalınır. Talibe yüce makamlarda ve ulu derecelerde terakki hasıl olur. Talibe, artık onu havatır rahatsız etmeyecek şekilde Allah'a teveccüh hasıl olur. İşte bu hale "huzur" denir. Zikirden maksat da budur. Üçüncü Yol: Murakabe: Kalbi havatır ve vesveselerden korumak, zikir ve rabıta olmaksızın Hak Subhanehu hazretlerinden feyiz beklemektir.
[1] Havatır (Hatır): İnsanın içine gelen hitabı, iç âlemde duyulan ses, alınan mesaj. Bu hitab Allah’tan, lemekten, şeytandan ve nefsten olabilir. [2] Vukuf-u kalbi: Bkz. sh; [3] İstikamet: Ahde vefa, taahhütlere sadakat. Her hususta ifrat ve tefritten sakınarak itidal yolunda yürümek. Bir insanın zikzak yapmadan hayat boyu takip ettiği çizgi. [4] Cem: Hakk’ı halksız temaşa etme, halkı değil sadece Hakkı, seyretme, bütün eşya ve varlıkların Allah sayesinde mevcut olduklarını görme, her şeyi Allah’tan görme. Cemiyet: Masivadan yüz çevirme ve dikkat, yüce Allah’a teveccüh noktasında toplama.
|
|||