|
ES-SEB’U’L-ESRAR FÎ-MEDARİCİ’L-AHYAR
|
|
|
|
||
|
|
|||
|
DÖRDÜNCÜ SIR: NAKŞİBENDİ TARİKATINA SÜLUK İLE HUSULE GELEN HUSUSİ MAKAMLARIN BEYANI
Bil ki tarikatımızın şeyhleri evvela letaife, yani emir ve halk aleminin letaifine teveccüh ederler. Teveccüh etmenin yolu: Hak Subhanehu hazretlerine iltica ederek ve tarikat şeyhlerinin ruhlarından istimdat ederek şeyhin, kalbini, talibin kalbinin hizasında tutmasıdır. Şeyh kendi kalbine ulaşanın, talibin kalbine ulaşması ve zikir nurlarının ilkası için himmetini sarfeder. Allahu Teala'nın fazlıyla kalp latifesinin eseri şeyhin teveccühü ile istidadı ölçüsünde talibin kalbinde zuhur eder. Şeyh tüm latifelere aynı şekilde teveccüh eder. Yine süluk makamlarından hangisinde olursa olsun evvela bu makamın nurlarıyla ve keyfiyetiyle boyanması gerekir. Sonra güçlü himmetini sarfederek bunu talibe ulaştırır. Talib on latife ile etmeyi zikir anladığında, şeyhin ona murakabeyi öğretmesi gerekir. Önce şu lafızlarla "ahadiyyet murakebesi"ni öğretir. "Feyiz, tüm kemâl sıfatları toplayan ve bütün noksanlıklardan münezzeh olan Zat'dan varid olur." Şeyh cem'iyyet nisbetinin husulü ve kalp huzuru için teveccüh eder. "Cemiyyet-i kalb" havatırın yok olması veya azlığından ibarettir. "Huzur" talibin kalbinin Hak Subhanehu hazretlerine teveccühünden ibarettir. Eğer müridde cem'iyyet nisbeti ve huzur[1] hasıl olursa, şeyhin, müridin yücelere cezbinin husulü için teveccüh etmesi gerekir. Müridde bu da hasıl olur ve nurlar ona zahir olursa bu, kalbin, arşın üzeri olan aslına teveccühünün alametidir. Böylece her latife aslına ulaşır ve kamil şeyhin teveccühünün bereketiyle latifeye cezb (çekicilik) hasıl olur. Salikin seyrinde sur'atin husulü iki şeyden dolayıdır: 1- Zikirlerle iştigale devam etmesi, halkdan uzak durması ve Allah'u Teala'ya teveccühe devamı. 2- Kamil şeyhin teveccühlerinin çokluğu. Eğer Allah'u Teala bunu müride müyesser kılarsa, salik süluk yolunu sür'atle kat'eder. Eğer yukarıdaki iki husus eksik olursa salikin seyri yavaş olur. Yine sülukun seri olması hususunda saliklerin istidadının tesiri vardır. Eğer talibin istidadı kuvvetli ise seyri süratli olur, kısa bir teveccühle ve az bir iştigalle şimşek gibi süluk yolunu kateder. Kim de zayıf istidatlı ise sülukunu kuvvetli teveccüh ve çok iştigal ile kat'eder. Velhasıl bu tarikatte kamil şeyhin sohbetinin ve teveccühatının çok büyük tesiri vardır. Şeyhin sohbeti ve teveccühü olmaksızın saliklerin çalışmalarındaki gayretleri eksik kalır. Sadece riyazet ve mücahedenin faydası çok az olur. Bu tarikatta cezbe süluktan önce gelir. Bunun sebebi kamil-mükemmil şeyhin teveccühünün tesiridir. Müceddid İmam (kuddise sırruhu) saliklerin letaifini tafsili olarak, ayrı ayrı terbiye ediyordu. Fakat oğlu ve halifesi Şeyh Muhammed Masum (k.s.) icmali yolu seçti. Yani kalp latifesinin tasfiye ve tezkiyesinden sonra nefis latifesini tezkiye ediyordu. Bu ikisiyle beraber diğer dört latifenin tasfiyesi hasıl olur. Şimdiye kadar da onun halifeleri aynı şekilde yaptılar. Ancak bazı talibleri tafsili süluk ile terbiye ediyorlardı. Cezbenin süluka takdiminin sebebi, tarikatımızın şeyhi Hoca Bahauddin Nakşibend hazretlerinin inayetidir. Şeyh Bahauddin Allah'u Teala'nın huzurunda onbeş gün kadar secde etti ve Cenab-ı Hakk'a şöyle yalvardı: "Allah'ım bana öyle bir tarikat ver ki; sana en yakın ve sana en çabuk ulaştırıcı olsun." Allah'u Teala'da duasına icabet etti ve ona, matluba ve maksuda en yakın olan ve çabuk ulaştıran yolu verdi. Hatta bu tarikat, diğer tarikatlerin nihayetinin onun bidayetinde olmasıyla temayüz etmiştir. On makam olan; tevbe, inabe, zühd, kanaat, vera, sabır, şükür, tevekkül, teslimiyet, rıza" husule gelmeden velayet mertebesine ulaşmak muhaldir. Bu makamlar seyr u sülukun hulasasıdır. Bu tarikatte cezbe süluktan önce olduğundan salik bu on makamı, on latifenin tehzibiyle beraber kateder. Bu durum diğer tarikatlerin yanında, bu tarikatın, hususiyetlerindendir. Çünkü diğer tarikatlerde süluk cezbeden öndedir. Salik cezbenin tesiriyle makamları süratle kat'eder. Salike, kısa bir teveccüh ve az bir iştigalle acaib haller ve varidatlar[2] hasıl olur. Mürid kısa sürede yüksek makamlara ve yüce derecelere terakki eder. Eğer süluk makamları, Allah'u Teala'nın "Melekler ve ruh O'na miktarı ellibin sene olan bir günde çıkarlar." (70 Mearic Suresi, 4. Ayet) buyurduğu gibi bin senede olursa o ganimet bilinir. Bu ayet-i kerimede "uruc" müddetinin ellibin sene olduğu sabittir. Cezb eğer Allah Subhanehu'nun tarafından olursa "seyr"in sürati ayet-i kerimedeki beyanın dışındadır. Salik göz açıp-kapayıncaya kadar ki kısa bir müddette, "mutaassırın (güçlükle yol alanın) uzun yıllarda katettiği süluk yolunu kateder. Allah'u Teala şöyle buyuruyor: "Allah dilediğini kendine seçer ve (O'na) yöneleni kendisine iletir" (42. Şura Suresi, 13. Ayet) Nakşibendi şeyhlerine göre sabit olan asıl, cem'iyyet, huzur, cezbeler ve varidatın husule gelmesidir. Onlar envarın keşfi, eşkalin zuhuru gibi hususlara itibar etmezler. Letaif için üst (fevk) cihetinden hasıl olan cezbi "cezebat" diye isimlendirirler. Üst (fevk) cihetinden talibin kalbinde hallerin zuhurunu "varidat" diye isimlendirirler. Eğer "Maksud ve Matlub yön ve cihetlerden münezzeh ve beridir, "fevk" lafzı nasıl kullanılır?" dersen, şöyle cevap veririz: "Burada "fevk" lafzının kullanılması, salikin hayalinin fevk cihetine doğru olması sebebiyledir. Talibin kalbinde huzur ve cemiyyet hasıl olur ve kalbine havatır gelmezse bu durum seyrin "daire-i imkaniyye" diye isimlendirdikleri birinci dairede tamamlanması alametidir. Bazı şeyhler, mezkur dairenin katedilmesinin alameti nurların müşahedesidir, derler. İmkan dairesi, halk ve emir alemine şamildir. İmkan dairesinin toprağın altından arşa kadar olan yarısı "tahtaniyye" arşın üzerindeki yarısı da "fevkaniyye"dir.
Ahfa'nın aslı Hafi'nin aslı Sırrın Aslı Ruhun Aslı Kalbin Aslı ARŞ-I MECİD Ahfa Hafi Sır Ruh Kalp
Kalp latifesinin seyrinin başlangıcı bu dairenin alt yarısında olur. Böylece salikin batınının (derununun) dışında envardan inkişaf eden nurlar, alim-i ervahın keşfi, alem-i misalin keşfi, cisimler alemi ve cisim olmayanlar âlemi oluşuna aid keşif, melekut aleminin, yani melâike ruhlar ve cinler aleminin ve semavatda bulunanların keşfini seyr-i afaki diye isimlendiriyorlar. Yani, toprağın altından, arşa kadar inkişaf eden herşeyin keşfi seyr-i afakidir. Salikin batınındaki sırların ve nurların inkişafını da "seyr-i enfüsî" diye isimlendiriyorlar. Cemiyyet nisbetinin husulü, varidatın çok olması, havatırın az olması, emir aleminin latifelerinin cezbedilerek "asılları"na yükselmeleri yukarıdaki dairenin üst kısmında olur. Keşif sahibi olan, bu halleri keşfiyle idrak eder. Fakat zamanımızdaki taliblerin çoğuna -helal yeme alışkanlığı kaybolduğundan- "keşf-i yânî"[3] hasıl olmuyor. Bilakis onların keşfi, vicdanî oluyor. Keşf-i ıyani sahibi, bir makamdan diğer bir makama ulaşmasını açıkça görür. Yine ahvalin ve varidatın değişmesini ıyanen görür. Fakat keşf-i vicdani sahibi ahval ve varidattaki değişmeyi göremez. İdrak ve vicdanıyla anlar. Keşf-i vicdani, havanın görülmeyip hisle idrak edilmesine benzer. Şeyhin, saliki makamlara nisbetinin husulüyle, hemen değil salikin hallerinde ve varidatındaki değişikliğiden sonra müjdelemesi gerekir. İkinci murakebe velayet-i suğra dairesi. Bu da isim ve sıfatlar mertebesi ve "Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir." (57. Hadid Suresi, 4. Ayet) ayet-i kerimesinden anlaşılan, murakabe-i maiyyet denilen evliyanın velayeti makamı olan velayet-i suğra[4] dairesidir. Bu makamlarda salik şöyle düşünerek murakabe yapar. "Feyz, benimle ve kainatın tüm zerreleriyle beraber olan Zatdan kalp latifesine akıyor." Burada feyzin mevridi (vardığı yer) sadece kalp latifesidir. Salikin bu mertebede lisanıyla tehlil zikriyle meşgul olması gerekir. O da sessizce kelime-i tevhidi, manasını düşünerek tekrar etmektir. Salik bunu günde 5000 defa tekrarlar. Velayet-i suğra diye ifade edilen bu makamda, seyr-i enfüsinin nihayeti salik için hasıl olur. O da maiyyet sırları ve tevhidin zuhur mahallidir. Tarikatımızın şeyhi Hoca Bahauddin Nakşibendi (k.s.) şöyle dedi. "Allah'ın veli kulları, beka ve fena mertebelerinin husulünden sonra her ne görürlerse, nefislerinde görürler, ne anlarlarsa nefislerinde anlarlar. Salik "seyr-i afaki"yi tamamlayıp da, kendisine kalp latifesinin aslında fena ve beka hasıl olursa onun için, seyr-i afakinin sonu husule gelmiş demektir. Bu mertebede kendisine Allah'ın dışındaki her şeyi unutması nasib olur. Bu hale "kalp latifesinin fenası" denir. Bu durumdaki müride "Allah'u Teala ile huzurun devamı" mertebesi hasıl olur. Öyle ki bu mertebede kalp zikirden bir an bile gafil olmaz. Bu hale de "kalp latifesinin bekası" denir. Velayet-i suğra makamına kalp latifesinin ulaşmasının alameti, talibin üst yöne teveccühünün kalmaması, üst yönden başka altı yöne olmasıdır. Bu makamda salikin seyri, ilahi fiillerin tecellisinde olur. Salikin nazarından kendi fiilleri ve tüm mahlukatın fiilleri gizlenir. Hakiki failin fiili hariç. Tevhid-i vücudi sırlarının zuhuru, zevk, şevk, şehk, istiğrak, gaybet Allah'u Teala dışındakileri unutmak, Allah'u Teala Subhanehu hazretleriyle huzur ve maiyyetin devamı, bu makamın hususiyetlerindendir. Tevhid-i vücudi sırlarının bu makamda zuhurunun sebebi; salik, Allah'u Teala'ya teveccühe devam ederek, zikirler, murakabeler, ibadetler, riyazetler, mücahedeler, alışılmış ve rağbet edilen şeylerin terkiyle meşgul olduğu zaman onda aşk ve mahbuba muhabbet açığa çıkar hatta kalbi her an, teveccüh ve manevî cezbe sebebiyle "ızdırar" halinde olur. Zikirler ve mücahedeler şeriata uygun olduğu zaman onların eserleri ortaya çıkar. Salikin kalbi tasfiye olur. Bir ayna gibi ışık kaynağı ve sırların açığa çıktığı yer olur. Onda Hak Subhanehu'nun isimlerinin ve sıfatlarının akisleri tecelli eder. Batın aynasında ona akis ve gölgelerin zuhurundan, mahbubun zatı ve matluba ulaşmanın husulü gözükür. Aşkın şiddetinden, şevk ve zevkin çokluğundan dolayı gölge ile aslı ayırdedebilecek şuuru kalmaz. Bu tahayyülün galebesi öyle bir sınıra ulaşır ki, kendi zatının şahsiyyeti hatta tüm mevcudatın şahsiyyeti (valığı), basiretinden kalkar. Dilinde -ihtiyarı olmaksızın- "Ene'l-Hak", "Subhanî" nidaları, şathiyyat[5] sözleri, ittihad[6] ayniyyet lafızları cereyan eder. Bu hallerin sahibi zat ve sıfatlarından fani ve gaib olmuşsa, ta'na ve redde mahal olmaz. Yani, böyle birisi kınanamaz. Bilakis o, Allah'u Teala'nın velileri ve meczubları zümresinden sayılır. Bazı saliklere, velayet-i suğraya ulaşmadan önce, imkan dairesindeki seyrinde, murakabe-i vahdet sebebiyle tevhid-i vücudi hali tahayyül olunur. Bu tahayyül (tevhid-i vücudinin hayalen husule gelmesi) önemli bir şey değildir. Saliklerden her kim bu makama ulaşmadığı ve kendisine bu haller hasıl olmadığı halde, ayniyyet ve vahdet-i vücud iddiasında bulunur ve müridlerine de böyle öğretirse, işte bu itikad, şeriata muhalif, dünya ve ahiret hüsranına sebep olan, İlhad ve zındıklığa benzeyen bir itikaddır. Allah'u Teala bizi onlardan ve onların sohbetinden muhafaza buyursun- Özellikle bu halleri lehv aletleriyle (çalgılarıyla) beraber sema meclisleri kurulup, içinde tevhid-i vücudi manası olan kaside ve şiirler okunduğunda izhar ediyorlar. Tevhid-i vücudiyi hayal ediyorlar ve vecde gelmeye çalışıyorlar. Bunların hepsi şeriat ve tarikata muhaliftir. Allah'u Teala onları doğru yola eriştirsin- Bilmiyorlar mı ki, bu haller bir takım şartlara bağlıdır. O şartlardan en önemlisi, şeriata ve sünnet-i nebeviye uymak, razı olunmayan bidatlerden kaçınmaktır. Mütekaddimin şeyhlerinden bu hallere erişmiş olanlar, şeriat-ı garraya tabi, vera metebelerinde en yüce dereceye erişmiş, aşk ve muhabbet şarabıyla sarhoş olmuş, meveddet ve vahdet şarabıyla kendilerinden geçmişlerdi. Bu şekilde hallerinde mağlub olanlar tabii ki mazurdurlar. Bu haller gerçekleşmeden onları taklit etmek ise; şeriata muhaliftir ve ebedî hüsranı mucib olur. Böyle kimseyi Allah'u Teala şeriata uyma ve tarikat-ı seniyyeye süluk konusunda muvaffak kılsın. İmam-ı Rabbani (k.s.) Mektubatı'nda şöyle diyor: "Allah sırlarının kudsiyetini artırsın; meşayihten her kim fena makamına ulaşır da , şeriatın zahirine muhalif söz (sathiyyat) söylerse.... bütün bu sözler, tarikat küfrü makamında söylenen sözlerdir. O makam da, sekir ve ayırdetme durumunun bulunmadığı bir makamdır. Hakikat-ı İslam devletiyle müşerref olan büyüklere gelince, bunlar, o gibi cümleleri söylemekten yana münezzeh ve müberradırlar. Zahir ve batın olarak enbiyaya iktida ederek, onlara tabi olmuşlardır. O kimse ki, vecde ve zevke dayalı sofiye sözlerini söyler; her şeyde sulh makamında olur; hepsini de sırat-ı mustakim üzere bilir; halk ile Hakk arasındaki temyizi isbat eylemez; ikilik varlığına da kail olmaz; bu kimse, eğer cem makamına vasıl olmuş, tarikat küfrü ile de tahakkuk etmiş, masivayı dahi unutmuş ise, bu kimse makbuldür; sözleri de sekir halinden gelmiştir; dedikleri zahir manasından alınmıştır. Şayet bir kimse de; bu halin husulü olmadan, kemâlin birinci derecesine ulaşmadan anlatılan kelimeleri söyler ve herkesi de sırat-ı mustakim üzere bilip batılı dahi haktan ayırdetmez ise, o kimse zındıklardan ve mülhidlerden olup maksadı, şeriatı iptal etmektir. Bu gibilerin gayeleri de, âlemlere rahmet olan enbiyanın davetini kaldırıp hükümsüz bırakmaktır. (Enbiyaya salat ve selâm olsun) O gibi sözler fena makamına ulaşmış, haklıdan geldiği gibi, batıl kimseden de gelir. Ne var ki, o haklıdan çıkınca, hayat suyudur, batıl kimseden sudur ettiği zaman ise, öldürücü zehir halini alır. Tıpkı Nil suyu gibi... O, Beni İsrail'e halis su olmuştu, kıptîlere de helak edici kan ve azap. Bu makam saliklerin, ayaklarının kayıp gitiği bir makamdır. Müslümanlardan pek çok kimse bu zatların sözlerini taklit ettikleri için, sırat-ı mustakimden ayrıldılar. Yani, sırat-ı müstakımden, dalâlet ve hüsran çukurlarına düştüler. Sağlam dinlerini ettiler. Bilemediler ki, o kelimelerin söylenmesi, bazı şartlara bağlıdır. O şartlar da sekir erbabında mevcut olup bu taklitcilerde yoktur. Bu şartların en büyüğü ise, yüce Hakk'ın masivasını unutmaktır ki bu kabul dehlizidir. Haklı ile batılın ayırdedilmesinde ölçü şudur: Şeriat üzere istikametin olması ve olmaması. Haklı olan kimse, kıl kadar da olsa şeriatın hilafına hareket edemez. Hem de kendisinde sekrin bulunmasına ve temyiz kabiliyetinin olmamasına rağmen. Hallac'ı ele alalım: Kendisinden "Ene'l-Hak" "Ben Hakkım" sözünün südur etmesine rağmen; her gece zindanda beşyüz rekat namaz kılardı. Hemde ağır zincirlere vurulu olduğu halde. Bundan başka, zalimlerin ellerinin değdiği yemeği de yemezdi. İsterse helal yoldan gelmiş olsun. O kimse ki, batıl yoldadır; şeriat hükümlerini yerine getirmek ona cidden ağır gelir. Hem de Kaf dağı kadar. Şu ayet-i kerime, onların halini anlatır: "Kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi." (42. Şura Suresi, 13. Ayet) Dua makamında bir ayet-i kerime meali: "Rabbimiz bize rahmet ver, ve bize bu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla." (14. Kehf Suresi, 10. Ayet) Bazı saliklere, vücud zerrelerine siraseyitnedn ve letafetinden dolayı "unsur-u havaî" seyri sebebiyle "tevhid-i vücudî"ye benzer bir hal olur. Bu sebeple salik "iştibah" haline düşer ve arzu edilenin bu olduğunu zanneder. Yine bazı saliklere alem-i ervah inkişaf ettiği zaman şüphe hali (iştibah) olur. Alem-i ervah cisimler alemine nisbetle emsaliyyet sıfatıyla mevsuf olup, cisimler alemini kuşattığı, onunla kaim olduğu için salik, alem-i ervahı alemin kayyumu görür ve onun Hakk'ın Zat'ı olduğunu zanneder. Sultanu'l-arifin Bayezıd Bestami (k.s.) nin, "Ruha otuz sene ibadet ettim" dediği gibi. Salik Allah'u Teala'nın inayetiyle melhuz gaybi bilgilere yönelmiş olunca bu makamdan terakki hasıl olur, bu iştibah ona zahir olur ve bu sözü söyler. Alem-i imkandan olan ruh mahluktur. Fakat onun imkaniyyete özel taallku vardır. Bunun için bu iştibah vaki olur. Eğer böyle olmazsa o, emsal-i hakikiye nisbetle misalîdir. İbni Arabi gibi vahdet-i vücuda kail olan sufiler tevhid ehliydiler. Vücud için beş mertebe ısbat ediyorlar ve onlara hazerat-ı hams diyorlardı: Birinciyi "vahdet" diye isimlendiriyorlar. "Bundan kasıt Zat mertebesinden sonra olan taayyun-i evveldir. Bu mertebe, icmalî ilim mertebesi, hakikatlerin hakikatı mertebesi, Muhammedî hakikat (sahibine salat'u selam olsun) ve lahut mertebesidir" diyorlar. İkinci mertebeyi "vahidiyyet" diye isimlendiriyorlar. Esma ve sıfatın tafsili mertebesi, tüm mümkünatın hakikatleri mertebesi ve ceberut mertebeside diyorlar. Bu iki mertebe vücud mertebelerindendir diyorlar. Üçüncü mertebeyi ervah ve melekut alemi diye isimlendiriyorlar. Dördüncü mertebeyi alem-i misal, beşinci mertebey de ecsam ve nasuf alemi diye isimlendiriyorlar. Bu son üçü, imkan alemindendir diyorlar. İmamı Rabbani ve etbaı gibi tevhid-i şühudu benimseyen sufilere, sahih keşifle, bu beş mertebenin imkan dairesinde sıfat ve isimlerin gölgelerinin makamı olan velayet-i suğra dairesinde olduğu münkeşif oldu. Allah Subhanehu, tüm işlerin hakikatlerini en iyi bilendir. Çünkü, tafsili olarak alem-i emrin letaifine seyir hasıl olduğu zaman, önce imkan aleminde olur. Bu seyirde cisimler alemi, ervah alemi, melekut alemi ve misal alemi müşahede edilir. Bu dairenin seyri tamamlanınca, uruc, esma ve sıfatın gölgelerinin makamı olan velayet-i suğrada olur. Bu gölgeler önce, salikin nazarında esma ve sıfatın aynısı olarak gözükür. Bu dairedeki her nokta aslından neş'et etmiştir. Salikin seyri tafsili olarak bu dairede vaki olunca ve aslı olan icmali noktaya ulaşınca, bu daire-i asliyye'nin hakikat-ı Muhammediyye olduğunu zanneder. (Sahibine salat u selam olsun.) Bundan sonra ona sırf Zat mertebesi hayal ettirilir. Allah'u Teala bundan münezzehtir, yücedir, büyüktür. O, Subhanehu ötenin ötesinde sonra ötenin ötesinde sonra ötenin ötesindedir. Tevhid-i vücud erbabının nazariyeleri idrak edilememesine rağmen; onların nazariyeleri idrak edilebilir. Çünkü şühud ehlinin keşifleri şeriata uygundur. Vahdet-i vücudu benimseyen şeyhlerin hallerini şühud ehli teslim ederler. Fakat derler ki, bu makamda vahdet-i vücud erbabının halleri bazı taliblere münkeşif olur. Onlar, halleri galebe ettiği için mazurdurlar. Tevhid-i vücud marifetlerini gölgeler (zılal) mertebelerinde isbat ederler. Müceddid İmam (k.s.)'a göre, sıfat ve esmanın gilgelerinin dairesi enbiyayı ızam ve melaike-i kiram dışında tüm mümkünatın taayyun mebdeidir. Çünkü peygamber ve meleklerin taayyunatının mebdeleri bu mertebenin üzerindedir. Bunun açıklaması ileride gelecektir. Bu tahkik neticesinde, vahdet-i vücudu benimseyen şeyhler ile, vahdet-i şühudu benimseyen şeyhler ve marifetleri arasındaki fark ortaya çıktı. O fark da; vahdet-i vücudu benimseyen şeyhlerin, vücub mertebesinde isbat ettikleri mertebeleri, vahdet-i şühudu benimseyen şeyhler, esma ve sıfatın gölgelerinin mertebelerinde isbat ediyorlar. Hak Subhanehu'nun inayeti kime şamil olursa, gölge makamından aslına terakki eder, tevhid-i vücudi halleri nazarından gizlenir, ayniyyet[7]'e muhalif, isneyniyyet[8] ve şeriata muvafık olan tevhidi şühudî halleri belli olur. Kendisinin, Zat'ın aynısı olarak anladığı şeyin başkasının yerine konan misal olduğu ve bu durumun halinin galebesinden kaynaklandığı ortaya çıkar. Hemen tevbe-istiğfar eder, Rabbin Rab, kulun kul olduğunu ikrar eder. Bu tahkik, Müceddid İmam (k.s.)'a keşfolundu ve bunu mektup ve risalelerinde yazdı. Her kim, "İmamı Rabbani tevhid-i vücudiyi inkar ediyor" derse bu doğru değildir. Çünkü İmamı Rabbani tevhid-i vücudiyi ikrar eder, fakat o, tevhid-i şühudiye nisbetle tevhid-i vücudi halini bir kemal mertebesi tanımaz. Tevhid-i vücudinin sahih hal sahibini evliya-i kiram zümresinden sayar. Eğer hali şeriata mulalif değilse, hal sahibi, İmam-ı Rabbani'ye göre, sekir erbabındandır ve sekrinde mazurdur. Bil ki; dünyadaki her ferde sayılamayacak kadar çok füyuzat, Hak Subhanehu hazretlerinden birbiri ardınca ve mütevaliyen (peşipeşine- arkası kesilmeksizin) ulaşır. Vücud, hayat ve sayılamayan diğerleri gibi. Bu füyuzatın izafesinin vasıtası Allah'u Teala'nın sıfatları ve sıfatlarının gölgeleridir. Çünkü Hak Subhanehu Teala, tam bir istigna ile mevsuftur. Şöyle buyurur: "Allah alemlerden müstagnidir. (29. Ankebut Suresi, 6. Ayet) Alem mahza yokluktur. Hakiki mevcut ile sırf okluk arasında asla bir münasabet yoktur. Esma ve sıfat olmasaydı, ma'dum; vücud libası ve sayılamayacak izafelerle şereflenemezdi. Esma ve sıfat ve bunların gölgeleri füyuzatın ve çeşitli kemâlatın vürudu için vasıta oldu.. Esma ve sıfat, alemdeki tüm ferdlerin taayyunatının mebdeleridir. Bunlara ayan-ı sahife[9] denir. Bunun için meşayih şöyle demiştir: "Allah'a ulaştıran yollar mahlukatın nefesleri adedincedir". Bu ifadede, bu gölgelere ve asıllarına işaet vardır. Emir aleminin latifelerinden bir latife, velayet-i suğra dairesine ulaştığında, hakikat ve asıllarında, esma ve sıfatın gölgelerinden bir gölge olan taayyün mebdeinde fani ve yok olur. Sonra bu mertebede beka hasıl olur ve alem-i emir latifelerinden her bir latife için tek başına fena hasıl olur. Kalp latifesi aslına ulaştığı ve orada fani olduğu zaman, ona huzur ve cemiyyetin devamlılığı ve hataratın azlığı mertebesi hasıl olur. Nefs latifesinin fenasından sonra, hataratın dimağdan vürudu gizli bir sırdır. Akıl erbabına göre hataratın olmaması makul değildir. Fakat Hak Celle ve A'la'yı sevenlerin yolu akıl ve nazarın ötesindedir. Bil ki fena dört kısımdır: 1- Halk fenası: Yani Allah'ın gayrısından ümit ve temenninin fenası (kesilmesi). 2- Heva fenası: Yani kalbinde Allah'dan başka bir şeyin kalmaması. 3- İrade fenası: Yani irade sıfatının salikin kalbinden fani olup zatını ölü gibi görmesi. 4- Fiil fenası: Yani nefsinin fiillerini kendi fiilleri olarak görmez. "Benimle görüyor, benimle duyuyor, benimle tutuyor, benimle yürüyor ve benimle düşünüyor" doğrultusunda olur. Salik bu makamda kalbi fena ile müşerref olunca, kalbin fenası ve alem-i emir letaifinin fenasının halleri hakkında bir şeyler yazmamız uygun olur: Bil ki; salik, kalp ve emir aleminin letaifinin fenası ile müşerref olduğu zaman, Müceddidi'ye meşayihının ifadesine göre geriye dönüşten korunmuş olur. Yani asıllarına ulaşan bu latifeler için unutkanlık ve gaflet gelmez. Çünkü telvin ahvalinden çıkmış temkin[10]makamına ulaşmıştır. Fakat asıllarına ulaşmadan önce geriye dönüş mümkündür. İşte bu, meşayıhın şu sözünün manasıdır: "Dönen ancak yoldan dönmüştür, kim maksuda ulaşırsa artık o geriye dönmez." Müceddid İmam (k.s.) şöyle diyor: "Kime kalbî fena hasıl olursa, onun kalbine Hak Subhanehu'nun zikrinin dışında birşey gelmez. Ömrü bin seneye ulaşsa bile." Bu ibareden de anlaşıldı ki, kalbî fenanın sahibi geriye dönüşten emniyettedir. Yani kime kalbî fena hasıl olursa; Allah'tan başkasını unutmak, huzur ve cemiyyetin devamı onun kalbi için bir meleke haline gelir. Bu melekenin husulünden sonra, sebepleri çok olsa da onun kalbinden gaflet kaçar. Eğer bir kimse şöyle derse: "Nefsin şu ana kadar ki emmareliği, enaniyyeti ve ruuneti[11]ne karşılık kalbin selameti nasıl mümkün olur?" Cevabı şöyle olur: Kalp latifesi, nefs latifesinin rezil sıfatlarından etkilenmez. Bilakis nefis; salih bir arkadaşla sohbetinden, onun halinin istihlakini gördüğünden ve kalp latifesinin diğer hallerinden dolayı rezil sıfatlardan pişmanlık duyar, hayır ve salaha meyleder. Latifelere fena hasıl olunca, Allah'ın zikrinden ve huzurun devamından gaflet husule gelmez. Hatta uyanık haldeyken huzura nasılsa uyku halinde de aynı olur. Devamı olmayan huzuru gelince o, itibar derecesinden düşmüştür. Fenanın kemâline çalışmak onun üzerine huzurun itlak edilmesinden yücedir. Fenanın kemâli velayet-i kübra mertebesi olan istihlak ve izmihlal mertebesinde hasıl olur. Bu makamda "huzur" lafzının itlakı eksikliktir. Fena halinde masivayı, unutmak ve Allah'dan gayrısının akla gelmemesi zaruridir. "Huzurun devamlılığı denilen fena'nın kemâli" mertebesinde ise zaruri değildir. Bu, akan suya benzer. Suyun akması süprüntünün bulunmasına engel olmaz. İşte aynı şekilde huzurun devamı da hataratın gelmesine mani olmaz. Kalbî fena ancak, talibin, Hak Subhanehu'yu talebinde ve O'na muhabbetinde tek bir yöne yönelmiş olmasıyla gerçekleşir. Allah Tebareke ve Teala şöyle buyurur: "Dikkat edin halis din yalnız Allah'ındır" (39. Zümer Suresi, 3. Ayet) Yani tüm amel ve ibadetlerde, ihlâs zaruridir. İhlasın manası özellikle tarikatta teveccühün hakiki mabudun gayrısına olmamasıdır. Tarikatın muktezası sırf vahdete yöneliştir. Talibin kalbinin alakalara[12] bağlı kalması onu vahdetten uzaklaştırır. Bağların az olması hakiki vahdete yaklaştırır. Salik alakaları ve Allah'dan başkasından teveccühü kesmekle meşgul ise o tarikattadır. Alakaların kesilmesi gerçekleştiğinde o hakikatte olur. Bu halde Allah'ın gayrısını unutmak öyle bir sınıra ulaşır ki, şayet masivayı hatırlamak için kendisini zorlarsa bu ona mümkün olmaz. Dünya esbabından dolayı ona ne bir sevinç ne de bir üzüntü hasıl olur. Bunun manası; dünyanın sevinci ve üzüntüsü Allah'ı zikirden alıkoyamaz, demektir. İşte bu velayetin kemâlatından ilk kemâldir ve diğerleri için de şarttır. Meşayih bu hali "kalbî fena" diye tabir ederler. Salikin çalışması ve bu kemâlin husulü için gayret etmesi gerekir. Çünkü tarikatta diğer kemâlatın husulü buna bağlıdır. İmam-ı Rabbani (k.s.) zamanında meşayıhtan biri hallerini açıklayarak İmam'a şöyle yazmışdı: "Ben fena makamında, semavatı, arzı, arşı ve kürsiyi, kendim ve kendimden başka mahlukların yol olduğunu, Allah'u Teala'nın Zatı'nın nihayetsiz olduğunu, O'nu kimsenin idrak edemediğini gördüğüm bir dereceye ulaştım. Bu hal meşayıha göre kemâl mertebesidir. Eğer bu hal size göre de kemâl mertebesi ise, yanınıza gelmeğe hacet yoktur. Eğer kemâli bundan başka biliyorsanız bize yazın." Müceddid İmam (k.s.) şöyle cevap verdi: "Bu hal kalbin telvinatındandır. Kalp bu yolda ilk makamdır. Her kime bu hal hasıl olursa bu makamın dörtte birini katetmiş olur. Ona dörtte üçü kalır. Daha sonra ruh latifesinin makamı vardır. Ondan sonra, uruc mertebelerinde Allah'u Teala'nın dilediği yere kadar diğer makamlar vardır." Hazreti Şeyh Muhammed Masum (k.s.) mektublarında şöyle diyor: "Alemin şahısları esma ve sıfatın gölgeleridir. Her ismin gölgesi, salikle her ismin arasına girer. Salik, bu gölgede seyrini aştıktan sonra aslına ulaşır." Salike, taayyunun mebdei olan ismin gölgelerinden bir gölgede, fena ve beka metebelerinde terakki hasıl olduğu zaman, salik kendi sıfatlarından çıkar, o gölgenin sıfatlarıyla muttasıf olur. Şayet salike bu gölgeden terakki hasıl olur da aslına ulaşırsa, onun rengiyle boyanmış olur. Yine böylece ona, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, Allah'ın dilediği kadar gölgenin aslına terakki hasıl olur. Onların rengiyle boyanır, onlarda fani olur, onlarla baki kalır. Müceddid İmam (k.s.) şöyle diyor: Çokluğu ve yüceliğiyle beraber bu usul salik için cüzler halinde olur. Damla deniz; çakıl taşı dağ halini alır. Yani salik bu mertebelere ulaşmadan önce bir damla ve çakıl taşı hükmündeydi. Ne zaman ki ona fena ve beka hasıl oldu deniz ve dağ haline geldi. Bu asıllar, salik için cüzler halinde olunca, onun için asılların kemâlat ve bereketinden tam bir hazzın husule gelmesi gerekir. O zaman salikin kemâlinin bu cüzlerin kemâlatını toplayıcı olması gerekir. İşte buradan insan fertlerinden insan-ı kamil ile zıddı arasındaki fark anlaşılır. Çünkü insan-ı kamil büyük bir okyanus, zıddı ise küçük bir damladır. Küçük bir damla okyanusu nasıl bilip de ondan istifade edebilir. İnsan-ı kamil ile nakıs arasındaki fark, cüzlerin çokluğu ve azlığına göredir. İbadetleri ve hasenatları arasındaki fark da böyledir. Mesela bir adamın yüz dili olsa onlarla Allah'ı zikretse, bir şahsında bir dili olup bununla zikretse ikincisi birinciye nisbet edilmez. İmanları, hatta tüm kemâlatları kıyas edilir. Hadis-i şerifte varid olduğu gibi: "Ebu Bekir'in imanı, ümmetinin imanıyla tartılsaydı, ağır gelirdi."[13] Kalp latifesinin aslına ulaşmasının ve velayet-i suğra dairesinin tamamlanmasının alameti salikin teveccühünün fevk cihetinden ayrılarak altı yönü (cihat-ı sitteyi) kuşatmasıdır. Saliklerin velayet-i suğra kemâlatına ulaşan ve kendisine huzurun devamı, kalbî fena maiyyet nisbetinin cihat-ı sitteyi kuşatması, nisbeti hasıl olursa, bu nisbetlerin korunmasının devamı şartıyla, bu salik meşayıha göre huzurun kemâli mertebesine ulaşır, mukarreblerden olur ve tarikat ta'limi icazetine ehil olur. Fakat icazet-i amme ve hilafet-i mutlaka, yeri velayet-i kübra olan nefsin fenasından sonra diğer kemâlatın husule gelmesi şartına bağlıdır. Salik, velayet-i suğra kemâlatının husulünden sonra nefis tezkiyesine yönelir. Onun seyri peygamberler (aleyhimü's-salatu ve't-tahiyyat)'in velayeti olan velayet-i kübra dairesinde olur. Bu daire; üç daire ve bir kavsı (daire kesiti) muhtevidir. Birinci dairenin aşağı yarısı esma ve sıfatın mahallidir. Üst yarısı şuunat ve Hazret-i Zat için Zat'ın itibarları mahallidir.
2. Muhabbet Dairesi
1. Muhabbet Dairesi
Akrebiyyet Dairesi
Salike birinci derecede, akrebiyyet, tevhid-i şühudi sırları tecelli eder. Alem-i emir latifelerinin urucu bu daireye kadar olur. Birinci daireyi "akrebiyyet dairesi" diye isimlendiriyorlar. "Biz ona şah damarından daha yakınız." (50. Kaf Suresi, 16. Ayet) ayet-i kerimesinden anlaşılan akrebiyyet murakebesi şu düşünceyle gerçekleşir: "Feyiz, velayet-i kübranın birinci derecesinin menşeinden daha yakın olan Zat'dan beş latifeyle birlikte nefis latifesine varid olur." Bu makamda feyzin mevridi (vardığı yer) âlem-i emrin beş latifesiyle birlikte nefs latifesidir. Mezkur şartlarına uyarak bu makamda dil ile tehlil zikri; uruc, batınî keşifler ve nisbetin yücelmesine sebeptir. Huzur, intizar, uruc, nüzul ve cezbelerin devamı bu makamın hallerindendir, kalp latifesinde olduğu gibi. Hatta burada cezbeler yavaş yavaş cismi kuşatır. Bu makamın halleri kalp latifesine nisbetle daha latifdir. Kalp latifesinde olan zevk ve şevk bu makamda zahir olmaz. Nefis latifesinde kemâl-i nisbet husule geldiğinde, nefis latifesinin zevkleri, kalp latifesinin zevklerinden fazla olur. Kalbin feyizleri nefs latifesine vürud edince salik vücudunu, tuzun suda, karın güneş sıcağında erimesi gibi, erimiş olduğunu görür. Ne bir isim ne de bir resim kalır. Salikin kendisinin zevali gerçekleşir, salikin zatı ve sıfatları fani olur, yok olmuş bir hale gelir. Hatta zatını "Ben" lafzını tasdik edici olarak görmez. Yokluk denizinde boğulur, mahza yokluk olur. Bu makamda fenanın hakikati ortaya çıkar. Çünkü velayet-i suğrada ona hasıl olan fena, fenanın suretiydi. Bu ise hakikatidir. Salik kalp seyrinde mümkünün vücudunu Vacib'in vücuduyla bir görür. Bu durum tevhid nisbeti ve vahdet zuhuru kuvvetinin basiretine galebesindendir. Velayet-i kübra'da seyir vaki olduğunda enbiyanın makamı ve kemâl-i sahvın mahalli olan velayet-i kübrada seyir vaki olduğunda; ona nazar kuvveti ve basiret keskinliği verilir, mümkünatı zıllî vücud ile mevcut görür. Salike, hakiki vücudun gölgesinin, yokluğa aksettiği ve zıllî vücudun ortaya çıktığı keşfolunur. Yine mümkünatın sıfatlarını hakiki sıfatlarının gölgesi olarak görür. Salik, velayet-i suğra mertebesinde, halinin galebesinden dolayı, zat ve sıfatların ayniyyetine kail olur. İşte burada bu nazar, salikin müşahedesinden kaybolur. Bu hal "tevhid-i şuhudî" diye isimlendirilir. Bundan Hak Subhanehu Teala'ya "akrebiyyet"in manası anlaşılır. Maiyyet ile akrebiyyet arasındaki diğer fark şudur: Maiyyet vahdettir, kemâl-i akrebiyyet ise isneyniyyetdir. Mümkünatın ve sıfatlarının vücudu Hak Subhanehu Teala'nın vücudundan ortaya çıkmıştır. Çünkü, mümkünatın aslı ve hakikatı -hatta "Ben" ve "Sen" lafızları doğru olsa bile- yokluktur. Bundan da anlaşıldı ki, aslın vücudu gölgenin vücuduna nisbetle, zatına gölgeden daha yakındır. Çünkü zıll ve onda bulunanlar aslından müstefaddır, zatından değil. Çünkü Onlar bir şey değildir. Eğer salik mümkünün vücudunu görürse, aslın gölgesini görüyordur. Sıfatlarını görüyorsa aslın sıfatlarının gölgesini görüyordur. O zaman asla akrebiyyeti ikrar eder. Çünkü zatından gölgeye hasıl olan kurb aslın vücudundan müstefaddır. Asıl, gölgenin zatına yakınlığından daha yakın olur. Akrebiyyeti bilmek (ma'rifetü'l akrebiyyet) takrir (ifade edebilme) ve yazabilme dairesinin dışındadır. Akıl bu marifeti idrakten acizdir. Çünkü bu durum anlayış sınırından uzaktır. Ancak sarih keşif, sahih vicdan sahibi olan kimse bunu idrak edebilir. Bu açıklamadan anlaşıldı ki, maiyyet sırları tevhid-i vücudidir. Akrebiyyet marifetleri de tevhid-i şuhudi'dir. Tarikat şeyhleri , yüce hallerin ve üstün makamların sahibi idiler. Onlardan marifetler konusunda konuşanlar -vücudî olsun, şuhudî olsun- hak üzeredirler. Çünkü böyle bir kimse, keşfine uygun ve şuhuduna göre konuşur. Fakat süluk makamlarının ihtilafından dolayı, meşayihin marifetlerinde ihtilaf vaki olmuştur. Onlardan, kendi makamına uygun olarak marifetlerin arasındaki herhangi bir makama ulaşan ve tevhid şarabından sarhoş olanlar kötülenme ve yalanlamaktan uzaktırlar. Fakat "sahv"[14] ashabı olan tevhid-i şuhudî erbabının marifetleri şeriata uygundur, kat'î deliller ve yüce naslarla isbatlanmışlardır. Meşrebleri peygamberlerin ve ümmetin velilerinin en faziletlisi olan ashab-ı kiramın meşreblerine uygundur. Onların hiçbirinden tevhid-i vücudî akidesi rivayet edilmemiştir. Eğer te'vil etmek suretiyle bu hal onlardan sabit olursa o, halin galebesine hamledilmiştir. Tevhid-i vücudî ile tevhid-i şuhudî arasında "tatbik = uygunluk" delillerle sabit olursa söyleyecek bir şey yoktur. Fakat makamların halleri itibariyle nasıl olabilir. Çünkü onlardan her birinin marifeti diğerine zıttır. Yine, ilimler, marifetler, haller ve zevkler birbirlerine zıttırlar. Bunlardan husule gelen bilgiler nasıl birleşebilirler. Nakşibendîye, Müceddidîye tarikatı meşayıhına göre seyr u sülukun hülasası; fena ve beka mertebelerinin, huzurun devamının, ahlakın tehzibinin, şer'i hükümleri uygulamakta külfetin kalkmasının şeriata ittibanın, nebevî sünnete iltizam ve diğer yüce hal, makam, derecelerin husule gelmesidir. Bütun bu haller tevhid-i vücudî sırları keşfedilmeden saliklere hasıl olur. Nakşibendîye tarikatı Müceddid İmam (k.s.)'a, hazreti Şeyh Muhammed Baki vasıtasıyla ulaştı. Müceddid İmam, şeriata uygun olduğu için bu tarikatı en aydınlık yol olarak buldu. Bunun için diğer tarikatları bırakarak bu tarikatı kendisine seçti. Bu tarikatta tevhid-i vücudi nisbeti hazreti Şeyh Ubeydullah Ahrar'dan vasıl olmuştur. Ona da şerefli babalarından ulaşmıştır. Bu nisbet saliklerin ayaklarının kaymasına sebep olunca, Müceddid İmam onu terketti ve içinde tevhid-i vücudi nisbeti olmayan Nakşibendiliğe has nisbeti seçti. Ayakların kaymasını önlemek için bu nisbeti saliklere yaydı. Velayet-i kübra makamında ikinci daire, "birinci muhabbet dairesi" diye isimlendirilmiştir. Bu aidere; "Feyiz, benim O'nu sevdiğim, O'nun da beni sevdiği, velayet-i kübradan birinci dairenin aslı olan ikinci dairenin menşei Zat'dan nefis latifesi üzerine varid olur." hayaliyle "O onları sever, onlar da O'nu severler" (5. Maide Suresi, 54. Ayet) ayet-i kerimesinden anlaşılan muhabbet murakabesi mülahaza edilir. Velayet-i kübranın ikinci muhabbet dairesi diye isimlendirilen, üçüncü daire: Bu dairede de mezkur ayet-i kerimeden anlaşılan murakabe şu hayal ile mülahaza edilir: "Feyiz, beni seven, benim kendisini sevdiğim, velayet-i kübranın ikinci dairesinin aslı olan üçüncü dairenin menşei Zat'dan varid olur." Aynı şekilde velayet-i kübrada üçüncü dairenin aslı olan "kavs" makamında şu hayal ile tahayyül edilir. "Feyiz, beni seven benim de kendisini sevdiğim velayet-i kübradan üçüncü dairenin aslı olan kavs'ın menşei Zat'dan nefs latifesine varid olur." Bu üç makamda da feyzin vardığı yer, sadece nefs latifesidir. Bu üç asıl Zat'ın huzurunda itibar edilen şeylerdir.[15] Bu itibarlar, sıfatlar ve şuunatın başlangıcıdır. Şunlar bu yüce makamın hallerindendir. Göğsün yarılması (inşirah-ı sadr), sabır ve şükrün kemâli, kader hükmüne rıza, şer'i teklifatın kabulü için delile ve açık istidlallerde bulunmaya ihtiyaç duymamak nefs latifesinin bundan önceki hallerden mutmain olması, ilahî vadlere kuvvetli yakinle inanmak, vücudda ve vücuda bağlı şeylerde istihlak ve izmihlalin zuhuru, güneşin karşısında karın erimesi gibi tevhid-i şühudi esrarı zuhur ettiğinde salikin enaniyyetinin yok olması. Öyle ki "Ben" lafzı zat ve sıfatlarında ortaya çıkmaz. Zat ve sıfatında noksan ve şerden başka bir şey görülmeyecek biri sınıra ulaşacak şekilde amellerde noksanlığın zuhuru, ahlakı güzelleştirmek, kötü hasletlerin tezkiyesi, hırs, cimrilik, hased, kin, kibir, makam sevgisi gibi. Nefs-i mutmainne latifesi, velayet-i kübranın gereklerinden olan şerh-i sadrdan sonra makamından uruc eder. Sadr döşeğine oturur. Nefs-i mutmainne latifesi için tüm latifelere galebe ve üstünlük hasıl olur. Sadr döşeğine oturmak hakikatte velayet-i kübradaki tüm uruc makamlarından daha üstündür. Eğer, "nefsin makamı dimağıdır ve dimağ da göğüsten yukarıdadır. Sadr döşeğine oturmak zahirde terakki ve uruca muhalif bir iniştir" dersen, şöyle cevap veririz: "Bu doğrudur. Fakat bu üstte olma sureten (şeklî)dir, manen değildir. Çünkü hakikatte üstünlük, sadrın dimağa üstünlüğüdür. Çünkü dimağ, enaniyyet ve gururun makamıdır. Tekebbür makamı fasit düşüncelerin kaynağıdır. Sadr ise iman, ilham ve varidatın mahalli. "Allah'ın göğsünü İslam'a açtığı kimse, Rabbinden bir nur üzere değil mi..." (39. Zümer Suresi, 22. Ayet) ayet-i kerimesinin mefhumu mucibince esrar ve envarın vatanıdır. Nefs rezil vasıflardan kurtulup enaniyyet iddiasından tevbe ettiğinde ve mutmain olup vatanından hicret ederek emir aleminin latifelerinden salihlerin civarında ikamet ettiğinde -şu ayet-i kerime ve hadis-i şerifteki gibi- "...Rabbimiz bizi şu, halkı zalim kentten çıkar..." (4. Nisa Suresi, 75. Ayet) "Anlayış sahibi olduğunda; cahiliyyede hayırlı olanınız İslam'da da hayırlı olanınızdır.[16]" Ona sadr döşeğine yerleşme ve saltanat hasıl olur. Bu döşeğin sahibinin nazarı gizliliklerin en gizlisine nüfuz eder. Onda tuğyan ve kendisinin mutmainlik derecesini elde etmesine muhalefet kalmaz. Varlığını ve benliğini doğrulayıcı olmaz. Fena ve ademiyyete ulaşır. O zaman Hak Subhanehu onu aziz kılar ve sadr döşeği üzerinde saltanat elbisesini giymekle müşerref olur, seçkinleşir. Kendisine, kınanmış sıfatlar ve kötü ahlak yerine; güzel, razı olunmuş ahlak verilir. O zaman ondan sadece hayır sadır olur. Ve Allah-u Teala'nın şu sözünü tasdikleyici olur: "...İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere değiştirecektir. Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir." (25. Furkan Suresi, 70. Ayet) Nefs fenasının kemalinde; salik fena halinde kemal sıfatlarını asla mülhak (ekenmiş) olarak bulduğu gibi-yani zatını sadece yokluk görür- aynı şekilde kamalin aynası olan bu ademi mutlak ademe mülhak görür. O zaman arifin varlığı ve eseri kalmaz, beka elbisesiyle aziz kılınır. Şöyle buyrulduğu gibi "Kimi öldürdüysem onun diyeti benim."[17] Fena ve beka velayet-i suğrada sureten idiler. Burada, yani velayet-i kübrada hakikat olurlar. Adem-i hassın adem-i mutlaka birleşmesi velayet-i kübranın hususiyetlerindendir. Müceddid İmam (k.s.) şöyle diyor: "Afak ve enfüs seyrinden sonra müyesser olan seyir, Yüce Hakkın pek yakınlığına doğru olan seyirdir. Zira yüce Hakk'ın fiili, bize bizden daha yakındır. Yüce Hakk'ın fiilinden, sıfatından gelen ve bu mertebelerde olan yeri pek yakınlık taşıyan bir seyirdir. Fiil tecellisinin, sıfat tecellisinin, zat tecellisinin hakikati bu makamla tahakkuk eder. Vehim ve hayal saltanatı dairesinden necat da burada hasıl olur. Zira, enfüs ve afak dairesinin daşında vehim ve hayal sultanlığı saltanatı yoktur. Vehmin tasarruf nihayeti ise zıl dairesinin sonunda biter. Çünkü zıllın olmadığı mahalde vehim yoktur. Velayet-i zılliyede vehim kaydından kurtulmak, ancak ölümden sonra hasıl olur. Zira vehim, ölümle yok olur. Velayet-i kübra olan aslî velayette ise vehim ve hayal kaydından halas, bu dünya hayatında müyesser olur. Birinci taife için ahirete ertelenen mana, ikinci taifeye bu dünya hayatında müyesser olur. Velayet-i zılliyede, matlub olandan yana bu dünya hayatında hiçbir şey hasıl olmaz. Ancak vehim ve hayal. Velayet-i kübrada matlub ise vehim altına girmekten münezzeh ve beridır. Mevlana Celaleddin Konevi, hayal kaydına girmenin ve vehmin kuşatmasına uğramanın sıkıntısına düşünce, vehim ve hayal libasından çıkmak ve visal ile şereflenmek için ölümü temenni etmiştir. Ta ki matlubuna nail olsun. Ölümün ilk alametleri belirdiği zaman da kendisine; "Allah afiyet versin" diyene engel olmuştur. Mesnevi'de şöyle diyor: "Hayalden ve tenden uryanı olayım, ta ki visal meydanlarında salınarak gezeyim." Afak ve enfüs aynalarında her ne zuhura gelirse o zılliyet damgası ile damgalanmıştır. Bunlar aslın isbatı için nefyedilmeye layıktır. Afak ve enüfüs muamelesi zail olunca, zılliyet kaydından kurtuluş olur. Fiil ve sıfat tecellisine girilir. O zaman bilinir ki, bundan evvel afaki ve enfüsi makamda zuhur eden her tecelli, her ne kadar zati olarak itikad ederlerse de, fiilin ve sıfatın zıllına taalluk eder, fiilin ve sıfatın kendisine değil. Zata taalluk etmesi bir yana. Çünkü zılliyet dairesi, enfüsün nihayetinde sona erer. Bu duruma göre, enfüste ve afakda her ne zahir olursa be daireye dahildir. Asıl mertebesinden neş'et edip gelen berkî tecelli, zıll dairesinin müntehilerine müyesser olur. Zira onlar, bir anda afak ve enfüs kaydından halas olurlar. Afak ve enfüs dairesini aşanlar, zılldan asla ulaşırlar. İşte berkî tecelli bunlar katında daimidir. Çünkü bu büyüklerin meskeni ve sığınağı asıl dairesidir ki berkî tecelli oradan neş'et eder. Velayet-i suğra olan velayet-i zılliyede kemal, ancak berkî tecelli ile hasıl olur. Bu berkî tecelli ise enbiya velayeti olan velayet-i kübrada ilk basamaktır. Onlara salat-u selam olsun. Velayet-i suğra ise evliyanın velayetidir. Allah onların sırlarının kudsiyetini artırsın. İşte, evliyanın velayeti ile, enbiyanın velayeti arasındazki fark yazdıklarımızdan belli olur. Allah-u Teala'nın salatı onların üzerine olsun. Peygamberlerin velayetinin bidayeti velilerin velayetinin nihayeti olmaktadır. Enbiyanın kemalatı hakkında ne diyebiliriz ki, zira nübüvvetin bidayeti bu velayetin nihayeti olmaktadır. Fakat Hazreti Hace Bahauddin Nakşibend tebaiyet ve veraset yoluyla enbiya velayetinden yana bol nasibe nail olmuş olacak ki, şöyle demiştir: "Biz nihayete bu işin başında varıyoruz." Bu fakire belli oldu ki, Nakşibendiyye tarikatının sonu, velayet-i kübraya varır. Bunun ehillerine bu velayetin kemalatından bol haz (nasib) husule gelir. Ama bunların dışında kalan tarikatlarda durum böyle değildir. Zira onların kemallerinin nihayeti berkî tecelliye varır. Bu fakirin seçtiği tarikatta Nakşibendilik nisbeti bidayetten, nihayete kadar vardır. Bütün her şey bu esas üzerinde durur. Bu esas olmasaydı bu yükler yüklenilmezdi. Tohumlar Buhara ve Semerkan'dan saçıldı. Hindistan'da biçildi. Aslı ise Yesrib ve Batha'[18]dandır. Yıllarca fazilet suyuyla sulandı, ihsan terbiyesi ile yetiştirildi. Bu ekin olgunlaşıp kemale erince, bu ilimleri ve marifetleri meyve olarak verdi. [1] Huzur: Hakk’ın huzurunda bulunma ve kendinden geçme. Halktan gaib olan Hakk’ın huzurunda bulunur. Hak’dan gaib olan ise halkın huzurunda bulunur. [2] Varid-i varidat: Kulun kasdı olmaksızın gaybtan (Hak’tan) kalbe gelen manalar. [3] Keşf-i ıyani: Kıyasa ve istidlale değil, ruhun temaşa ve müşahedesine dayanan keşif. [4] Velayet-i suğra: Velayet-i evliya. Ermişlerin veliliği demektir. Bu velayette, ilahi fiillerin tecellilerinden, isim ve sıfatların gölgelerinde seyir bahis konusudur. [5] Şatah-şathiye: İlahi feyiz ve kuvvetli tecellilirle kendilerinden geçen, coşan ve taşan velilerin gayr-i ihtiyarı söyledikleri sözler ki, çoğu şeriata aykırı gibi görünür. Bu yüzden veliler kendilerne geldikleri zaman o sözleri söylediklerine pişman olarak tevbe ederler. [6] İttihad: Vahdet-i vücud, her şey, kendi kendine var olan mutlak, bir ve gerçek varlığın temaşa edilmesi. [7] Ayniyyet (Ayn): Vahdet-i vücud. “Heme üst” Yani kainatta varlık olarak ne varsa hep O’nun kendisidir. [8] İsneyniyyet: “Heme ez üst”: Hepsi O’ndandır, O’nun hilkatinin eseridir. “O’na benzer bir şey yoktur.” (42. Şura Suresi, 11. Ayet) hükm-i ilahisine uygun olarak Rabbi Rab, kulu kul olarak bilme. [9] A’yan-ı Sabite: Eşyanın görünür hale gelmeden önce Allah’ın ilminde bilgi olarak mevcudiyeti, sahir olan varlıkların Allah’ın ilmindeki mahiyetleri gizli hakikatleri. [10] Telvin-temkin: a) Telvin: Talep ve istikamet yolunu araştırma makamı b) Temkin: İstikamet üzre karar kılma ve iyice yerleşme makamı. [11] Ruûnet: Kişinin tabiatıyla beraber olması. Salikin aşağı arzuların esiri olması, hep benliğini öne çıkarması. Kendinden “Ben” diye söz etmesi. [12] Alaka: Kulu bağlayıp Hakk’a giden yola girmesini, bu yola girdekten sonra da doğru dürüst bir şekilde yürüyüp mesafe almasını engelleyen maddi ve nefsani sebepler, her çeşit engeller, dünyevî bağlar. [13] Acluni, Keşfü’l-Hafa, c. 2, sh. 216 (Acluni, hadisi Beyhaki ve Deylemi’nin sahih senetle rivayet ettiklerini nakleder.) [14] Sahv: Hislerini yitiren ve kendinden geçen arifin hissine dönmesi, kendine gelmesi. Sekr sarhoş olma ve kendinden geçme, sahu ayılma ve kendine gelme halidir. [15] Metinde sık sık geçen "hayal ve tahayyül" kelimeleri Türkçe'de kullanıldıkları meşhur anlamlarında değildirler. Burada "hayal" bir duayı ya da zikri düşünerek murakabe yapmaktır. [16] Buhari, Enbiya, 8,13,19; Müslim, Fedailü’s sahabe, 199. [17] Sahih hadis kaynaklarında aslını bulamadım. [18] Batha: Mekke’nin diğer ismi.
|
|||