|
ES-SEB’U’L-ESRAR FÎ-MEDARİCİ’L-AHYAR
|
|
|
|
||
|
|
|||
|
BEŞİNCİ SIR ÖZELLİKLE MÜCEDDİDİYYE MAKAMLARININ AÇIKLANMASI HAKKINDADIR Müceddid İmam-ı Rabbani (k.s.) zamanından önce, Nakşibendiyye tarikatına sülukun esma ve sıfat dairesine, yani peygamberlerine velayeti olan velayet-i kübraya doğru olduğu biliniyor. Bu husustaki delil, daha önce naklettiğimiz, İmam-ı Rabbini (k.s.)'nın mektupları, velayet-i kübradan sonra, sülukun sonuna kadar mevcut makamlara ait yazılanlardır. Onlar da Allah'ın yardımı ile İmam'a mahsus olan ve ona inkişaf eden bilgilerdir. "Bu Allah'ın fazl-ı keremidir, ki onu dilediğine verir. Allah büyük fazilet sahibidir. (62. Cuma Suresi, 3. Ayet) Bil ki; velayet-i kübranın tamamlanışından ve ism-i zahirdeki seyr-u süluktan sonra salik, ism-i batında ve meleklerin velayeti olan velayet-i ulyayla süluk etmekle şereflenir. Salik bu makamda şöyle hayal eder.: "Feyiz, ism-i batın diye isimlendirilen ve toprak unsuru hariç, üç unsurun üzerinde olan velayet-i ulyanın menşei zatdan gelir." Bu makamda feyzin varit olduğu yer üç unsurdur. Yani hava, su, ateş. Toprak unsuru istisna edilir. Bu makamdaki terakki, dil ile kelime-i tehlil söylemek, uzun kıyam ile nafile kılmak, azimetli amellerle hareket edip ruhsatı terk etmek, az söz, az uyku ve az yemek, insanlarla muaşereti azaltmak, beşeriyetle olan münasebeti azaltmak ve salikin melekiyetle olan münasebetini artıracak üç unsurla olur. Teveccüh, huzur, uruc ve üç unsura nüzul hasıl olur. Salikin batınında acayib genişlik meydana gelir ve melekler alemiyle münasebet hasıl olur. Kim keşif erbabından olursa, o melaike-i kiramı görmekle müşerref olur. Salike gizlenmesi ve örtülmesi uygun olan, açıklanmaktan aciz bırakıldığı sırlar münkeşif olur. Bil ki; velayet-i suğra ve velayet-i kübradaki seyir "zahir" isminde idi. Velayet-i ulyadaki seyir ise "batın" ismindedir. Bu ikisi arasındaki fark şudur: İsm-i zahirdeki seyir; yüce Allah'ın zatını düşünmeden sıfat tecellilerinde olur. İsm-i batındaki seyir ise her ne kadar esma ve sıfatın tecellilerinde olsa da, sıfatlarla yüce Allah'ın zatını düşünmekle olur. Bu iki velayet (velayet-i suğra ve velayet-i kübra) ile velayet-i ulya arasındaki fark; zahir ve batın arasındaki fark gibidir. Çünkü velayet-i ulya öz, diğer iki velayet ise kabuk gibidir. Bu makamda Cenab-ı Hakk'ın zatını mülahaza (düşünmek) de böyledir. Bu düşünme önceki iki velayetde yoktur. Üst (tahtanî) dairenin az da olsa alt (fevkani) daire ile münasebeti vardır. Fakat nübüvvet kemâlatı ile, diğer üç velayet arasında zikredilen ölçüde münasebet bulunmaz. Bu velayetler denize nisbetle bir damla gibidirler. Bu üç velayet ile nübüvvet kemalatları arasındaki fark düşünülmez bile. Tenzih mertebelerinde olan süluk makamlarının münasebeti alem-i misalde dairiler olarak ortaya çıkar. Bunun için onları "daire" diye tabir ediyorlar. Müceddid İmam (k.s.) velayet-i ulya makamının halları hakkında şöyle diyor: "Bu makamda seyrim nihayet bulduğu zaman, zannettim ki maksat hasıl oldu: "İş tamam oldu" İşte o zaman, bana şöyle nida edildi. "Bu seyrin hepsi uçuş için gereken iki kanaddan biri olan ism-i zahirde seyirdir. İsm-i batın seyri ise henüz duruyor. O kuds kalemine uçuş için lazım olan ikinci kanattır. Eğer onu da tafsilatıyla tamamlarsan, uçuş için sana iki kanat hasıl olur. Bundan sonra, Allah'ın inayetiyle ism-i batın seyrini de tamamlayınca, bana uçuş için iki kanat müyesser oldu. "...Lütfedip bizi buraya getiren Allah'a hamdolsun, Allah bizi getirmeseydi, biz bunu bulamazdık! Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler..."(7. Araf Suresi, 43. Ayet) Ey oğul! İsm-i batında seyirden sana ne yazabilirim ki? Bu seyrin haline en münasip olan, saklayıp gizlemektir. Ancak aşağıdaki kadar ondan bir nebze açabiliriz. İsm-i zahirde seyir, zatı mülahaza etmeden, sıfatlarda seyirdir. İsm-i batında seyir her ne kadar isimlerde seyir ise de; zatı mülahaza vardır. O isimler Yüce Mukaddes Zat'ı örten perdeler gibidir. Mesela; ilim sıfatında zat mülahazası yoktur. Amma alim sıfatında perdelerin arkasında mülahaza edilen zattır. Zira alim öyle bir zattır ki ilim sıfatı onun için sabit olmuştur. Bu duruma göre ilimde seyir, ism-i zahirde seyirdir. Alimde seyir ise ism-i batınde seyirdir. Diğer isimler ve sıatlar da bununla kıyas edilebilir. Bu isimler batıni yönden mele-i ala meleklerin taayyun[1] mebdeleridir. Rasulullah efendimize ve onlara salat ve tahiyyat. Bu anlatılan isimlerde seyre başlamak, mele-i ala velayeti olan valeyet-i ulyaya girmeye başlamaktır. Zahir ve batın isimleri anlatırken beyan edilen ilim ve alim arasındaki farkı az bir şey olarak sanmayasın. İlimle alim arasındaki fark, yer merkezinden arşın mihverine kadar olan mesafedir. Bu fark için bir nisbet yapılacak olursa, okyanusta bir damla olabilir. Bu mana, sözde yakın gibidir ama husulde çok uzaktır. Yine Müceddid İmam (k.s.) şöyle dedi: Zahir ve batın isimlerin kanatları elde edildikten sonra, uçuş müyesser olur ve uruc vaki olursa, o zaman bilinir ki asalete doğru olan bu terakki, narî, hevaî ve maî unsurun nasibidir. Çünkü melaike-i kiram bu üç unsurdan yaratılmışlardır. Peygamberimize ve onlara salat-u selam olsun. Nitekim (bir hadis-i şerifte) şöyle varit olmuştur: "Bazı melekler ateşten ve kardan yaratılmıştır. Bunların tesbihi de şöyledir: Ateşle karı bir araya getiren Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir."[2]* Yine Müceddid İmam (k.s.) şöyle demiştir: Velayet-i ulya dairesinde seyrin müntehası; bütün esma sıfat şuun ve itibarları toplayan taayyun-u evveldir. Bu asılların husuli ilimle münesebetleri vardır. Eğer bundan sonra seyir vaki olursa o da huzuri ilme bağlıdır. Ey oğul! Bu makamda husuli ilim ve huzurî ilim diye itlak edilmesi ancak temsil ve benzetme itibarıyladır. Çünkü sıfatların varlığı Yüce Mukaddes Hakk'ın Zatı üzerine zaittir. Bunları bilmek husulî ilimle olur. Hakikatte ilim sahibine bu mukaddes mertebede, ilmin maluma taallukundan başka bir şey hasıl olmaz. Bu taayyun-i evvel enbiya-ı kiram ve melaike-i ızamın bütün valeyetlerini toplayan ve mele-i alaya mahsus olan velayet-i ulyanın müntehası olan bir taayyundur. Urvetu'l vüska Muhammed Masum (k.s.) hazretleri bu makamın halleri hakkında şöyle demiştir: "Bu makam velayet derecelerinin en yükseğidir. Hatta peygamberlerin -onlara selat ve selam olsun- velayetinin üstüne çıktığı keşfolunmuştur. Fakat peygamberlerin üstünlüğü nübüvvet yoluyladır. Bu makamda kalp genişliği, önceki makamdan daha fazladır. Çünkü önceki makamda genişlik; Cenab-ı Hakk'ın zatını düşünmeksizin, sıfat, esma ve şuun (fiiller ve itibarlara göredir. Burada ise Cenab-ı Hakk'ın zatını bu kemalatlarla birlikte mülahaza vardır. İkisi arasında ciddi bir fark vardır. Cenab-ı Hakk'ın zatının yanında sıfat ve isimlerin genişliğine itibar edilmez. Bir hakikatın diğer bir hakikate üstünlüğü, evvelki hakikat sahibi kişinin, ikinci hakikat sahibi kişiye üstünlüğünü gerektirmez. Belki de aşağıdaki hakikat sahibi kişinin, yukarıdaki hakikat sahibi kişiye üstünlük sağlaması mümkündür. Fevkani (üstteki) hakikat sahibi yerinde mahpus olabilir ve ona hakikatinden daha yukarıya uruc hasıl olmayabilir ve medar-ı fazilet olan kurb mertebelerini aşmayabilir. Anlaşıldı ki, mele-i alanın velayeti, havass-ı beşerin velayetinin üstündedir. Meleklerin hakikatlerinin üzerine yükselebildiklerinden havass-ı beşer meleklerden faziletlidir. Meleklerde ise makamlarının üzerine yükselme yoktur. Cenab-ı Hak "Bizim içimizden herkesin belli bir makamı vardır." (37. Saffat Suresi, 164. Ayet) buyurmuştur. Bu ayet-i kerime meleklerin hallerinde kesin bir nasdır. (Cürcani, Şerh-i mevakif adlı eserinde şöyle diyor: "Meleklerin bazı işlerde beşere üstünlüğü vardırsa da sevabın çokluğu manasında üstünlük beşer için sabittir. Alem-i emir, alem-i halkın üstündedir. Fakat fazilet alem-i halkındır. Çünkü alem-i halkın yakınlığı aslî, alem-i emrin yakınlığı zıllî (gölgesel)dir. Turabi unsur alem-i halk ve emrin letaifinden inmiştir. Onun inişi rifatinin (yükselmesinin) sebebidir. Topraktan yaratılmış olan beşere hasıl olan kurb, üç unsurdan yaratılmış olan meleklere hasıl olmaz. Seyir, velayet-i ulya diye tabir edilen, Hak Teala'nın zatı mertebesine uçuş için kanat olan zahir ve batın isimlerde tamamlandığında; sıfat ve isimlerin perdelemesi olmaksızın zatî tecellinin devamından ibaret olan nübüvvet kemâlatı mertebesinde olur. Bu makamda şöyle hayal ederek murakabe yaparlar. "Feyiz, nübüvvet kemâlatının menşei olan mutlak zat'dan, sadece türabi unsura varid olur." Bu makamda feyzin mevridi kaynağı türabi unsurdur. Bu münevver makamda bir nokta miktarı yol almak, üç velayet makamının -yani velayet-i suğra, velayet-i kübra velayet velayet-i ulya- hepsinden daha faziletlidir. Zevk, şevk, ızdırap ve şiddetli arzu gibi önceki haller kalmaz. Cihet olmaksızın huzur, yakîn[3], temkin ve sekînet[4] bu ali makamın hususiyetlerindendir. Kalem, bu makamın hallerini ve marifetlerini açıklamaktan acizdir. Buna delil şu ayet-i kerimedir. "Gözler O'nu idrak edemez." (6. En'am Suresi, 103. Ayet) Vaktin safası, tuma'ninet[5]in hakikati, Mustafa (aleyhisselam)'ın getirdiğine uymak, batın nisbetinde kemal-i vüs'at; ye's, mahrumiyet, nisbet cehaleti ve keyfin olmaması bu makamın hallerindendir. Bu makamlar enbiya-i kirama (cümlesine salat ve selam olsun) mahsustur. Bu makamların hakikatları ve marifetleri onların şeriatlarıdır. Bunlar tabi olmak ve veraset yoluyla tabi olanlara hasıl olur. Burada feyzin mevridi, turabî unsur asaleti iledir. Feyzin, turabî unsurdan başka unsurlara gelmesi, turabî unsura tabi olmakla gerçekleşir. Bu makamda batının genişliği öyle bir sınıra ulaşır ki; üç velayetde olan önceki genişlikle karşılaştırılırsa, onların sanki hiçbir şey olmadıkları ortaya çıkar. Suretin hakikate nisbeti gibi de olsa, üç velayetin hepsinde münasebet sabittir. Fakat batın muamelesi; kamil-mükemmil şeyhin teveccühatı ve talibin rü'yete benzeyen istidadının kuvveti şartıyla vaki olur. Rü'yetin her ne kadar ahirette olacağı va'dedilmiş olsa da; bu makamda hasıl olan muamele, velayetlerin müşahedelerine nisbetle rü'yet gibidir. Çünkü ahirette gerçekleşecek rü'yet halk alemine mahsustur. Bu mertebedeki muamele de halk alemiyle ilgilidir. Emir âleminin latifeleri bu mertebede ortadan yok olur. İlahî şerî hükümler, nebevî haberler ayne'l-yakîn mertebesinde bedihi olur. "Hak Subhanehu Teala mevcuttur" denildiği zaman O'nu tasdik konusunda şek ve şüphe kalmaz. "Zeyd vardır" denildiğinde ise, varlığı için görmeye ve düşünmeye ihtiyaç vardır. Hak Subhanehu'nun varlığı ayna, mümkünatın varlığı ise aynada gözüken şekiller gibidir. Aynanın varlığı hakiki, aynada gözüken şekillerin varlığı ise vehmî ve hayalîdir. Fakat şekil, önce surî aynada sonra gerçek aynada gözükür. Burada bunun tersi olur. Önce Hak Subhanehu'nun varlığının aynası, sonra da mümkünatın varlığının şekilleri gözükür. Hak Subhanehu'nun varlığı bedihî, mümkünatın varlığı nazarî olur. Gece boyunca namaz, edeplerine tam riayetle secde, rüku, kıraat, tertil ve tecvid ile Kur'an okumak, tefsir ve hadis ilmiyle meşgul olmak, me'sur dua ve zikirler, nebevî sünnetlere ittiba bu makamda terakkinin sebepleridir. Gelecek makamlar için de durum aynıdır. Turabî unsur, diğer üç unsurdan daha faziletlidir. Toplam dört unsur alem-i halktandır. Bu makamda, yani alem-i halkda feyzin geldiği yer turabî unsurdur. Bunun için Müceddid İmam (k.s.) halk âlemini, emir aleminden faziletli saydı. Şöyle dedi: "Ey oğul! Peygamberlerin daveti halk alemine mahsustur. Şu hadis-i şerifte buyrulduğu gibi. "İslam beş şey üzerine kurulmmuştur."[6] Bu cümle İslam'ın rükünlerini açıklama konusunda söylenen sahih bir hadis-i şeriften bir bölümdür. İslam'ın rükünlerinin edası -kalbin iştirakiyle beraber- azalara bağlıdır. Azalar ise halk alemindendir." Müceddid İmam (k.s.) bu hadis-i şerifle şöyle istidlal etmiştir. ""Peygamberlerin daveti halk alemine mahsustur. Halk alemiyle kalbin münasebeti daha ziyade olduğu için, kalbin tasdiki de İslam erkanına dahil olmuştur. Kalbin dışında emir aleminin latifeleri, erkana dahil edilmemiştir. Hatta onlar, maksatlardan bile sayılmamıştır. Cennet nimetleri, cehennem azapları, rü'yet devleti ve bundan mahrum olmak, hepsi halk alemine bağlıdır, emir alemine değil. Kendileriyle tam bir haz hasıl olan ameller, halk alemine aittir. Onlar da; farzlar, vacipler ve sünnetlerdir ki halk aleminden olan kalıpla eda edilir. Emir aleminin nasibi, nafilelere bağlıdır. Amelleri edanın semeresi olan kurb mertebesi, amellerin miktarına göre olur. Farzları edanın semeresi olan kurb, halk alemine aittir. Nafileleri edanın semeresi olan kurb ise emir alemine aittir. Farza kıyaslandığında, nafilenin itibarının olmadığında şüphe yoktur. Keşke okyanusa nisbetle bir damla olabilse. Hatta nafileler sünnetlere bile nisbet edilmez. Buradan iki yakınlığın nisbetinin kıyas edilmesi gerekir. Böylece halk aleminin emir alemine olan üstünlüğü bilinir. Ey oğul! Aşkın şiddeti, muhabbetin galebesi, şevk sayhası, vecd, tevacüd[7], raks bunların hepsi zıllî tecellileri zuhuru anında zılal (gölgeler) makamlarında olur. Asla ulaştıktan sonra bu işler tasavvur edilmez. Alimlerin dediği gibi burada muhabbet taat anlamındadır. Salik, zilal mertebelerinden, fena makamından terakki edip beka mertebesine ve asılların derecelerine ulaştığında; önceki haller kalmaz. Çünkü, kemal ve tekmil mertebesi olan usul mertebelerine ulaştıktan onra, zevk ve şevk makamında yakın ve tuma'ninet hasıl olur. İşte o zaman muhabbet sadece taat ve ibadet manasında olur. Rahat ve sekînet; Kur'an okumakda, farz ve sünnet namazlarda ve sünnetlere ittibada olur. Buna delil "Namaz mü'minin miracıdır"[8] "Gözümün aydınlığı namazdadır"[9] hadis-i şerifleridir. Müceddid İmam (k.s.) bu mukaddes mertebenin hususiyetleri konusunda şöyle diyor: "İnsani latifelerin kemalatından hasıl olan bol hazzın, aslında turabî unsurun olduğu sabittir. İnsanın sair cüzleri, ister halk aleminden olsun, ister emir aleminden olsun, bu makamda temizlenmiş olan turabî unsura tabidir. Turabî unsur sebebiyle bu yakınlıkla şereflenmişlerdir. Anlatılan unsur, beşere mahsus olduğuna göre beşerin havassının, (özelliklerinin) meleklerin havassından (özelliklerinden) daha faziletli olması zaruri bir duruma gelir. Zira bu unsura müyesser olan başka hiçbir şeye müyesser olmamıştır. Bu seyir esnasında görülür ki, bütün velayetler nübüvvet makamı kemâlatlarının gölgeleridir ve onların bir misalidir. Bu seyirde bir nokta katetmek velayet makamının kemalatlarının hepsinden daha çok oluşur. O halde daha önceki kemâlatın hepsinin hükmü, bu makamın kemâlatına okyanusa nisbetle bir damla gibi bile olmaz. Burada da nisbet ortadan kalkmıştır. Fakat ben şunu diyebilirim: Nübüvvet makamına nisbetle velayet makamı, sonsuza nisbetle sonu olan gibidir. Subhanallah. Bu sırra muttali olmayan sûfilerden biri "velayet nübüvvetden efdaldir nasıl der! Bir diğeri bunu başka bir yönüyle, bilgisizliğinden dolayı "Peygamberin velayeti, nübüvvetinden efdaldir" der. "Ağızlarından çıkan kelime ne büyük oldu." (18. Kehf Suresi, Ayet; 5) Yine Müceddid İmam (k.s.) şöyle diyor: "Şu bilinmelidir ki, bu mevhibe, yani peygambere verilen nübüvvet kemalatı tavassut (aracılık) olmaksızın husule gelir. Fakat peygamberlerin velilik makamına yükselen ashab, veraset, tabi olmak ve peygamberlerin tavassutuyla bu mertebeyle şereflenmişlerdir. Peygamberler (salat ve selam üzerlerine olsun) ve sahabilerinden sonra bu mertebeyle şereflenen az olmuştur. Her ne kadar tabi olma ve veraset yoluyla bu şereflenme caiz olmuş olsa da. Zannediyorum tabiinin büyüklerinde bu mertebe hasıl olmuştur. Yine tebei't-tabiinin büyüklerinde de hasıl olmuştur. Sonra ikinci bine kadar gizlenmiştir. Bu mertebe o zaman tebaiyyet ve veraset yoluyla zuhur etmiştir. Sonra gelenler de öncekilere benzemişlerdir. Bu ilim ve marifetlerin sahibi bu bininci yılın müceddidir. Haller, vecdler, tecelliler ve zuhuratlarla karışık olan fiillere, zat ve sıfatlara müteallık marifet ve ilimlere muttali olan kimseye bu iş gizli kalmaz. Bilinir ki; bu marifet ve ilimler, evliyanın marifetlerinin, alimlerin ilimlerinin ötesindedir. Hatta bu ilimlere nisbetle onların ilimleri kabuk, bu marifetler özdür. (lübbdür) Her yüzyılın başında bir müceddid sabit olmuştur. Fakat yüzyılın müceddidi bin yılın müceddidinden farklıdır. Aralarındaki fark yüz ila bin arasındaki fark gibi, hatta daha fazladır. Müceddid; vasıtasıyla, feyzin tüm halka, hatta zamanındaki kutup[10], evtad[11] ve abdallara[12]ulaştığı kimsedir. Hz. Şeyh Muhammed Masum (k.s.) bu mertebenin halleri hakkında şöyle diyor: "Yedinci mertebe Yüce Zat'ın isimler ve sıfatlardan ayrılmadan tekliği mertebesidir. Bu mertebe şu düzenleme ile yedinci mertebe olur: Birinci mertebe velayet-i suğradır. İkinci mertebe, esma ve sıfat dairesi olan velayet-i kübra'nın birinci dairesidir. Üçüncü mertebe, velayet-i kübra'dan birinci dairenin aslı olan ikinci dairesidir. Dördüncü mertebe, velayet-i kübradan ikinci dairenin aslı olan üçüncü dairesidir. Beşinci mertebe, velayet-i kübradan üçüncü dairenin aslı olan "kavs" mertebesidir. Altıncı mertebe, melaike-i kiramın (salat ve selam üzerlerine olsun) velayeti olan velayet-i ulyadır. Nübüvvet kemâlatı diye ifade edilen,mezkuryedinci mertebe; Zat Teala hazretlerinin tek başına esma ve sıfat düşünülmeden mülahaza edilmesi mertebesidir. Zat'ın sıfatlardan ayrılması (ifradı), Zat Teala hazretlerinin muhibbinin sıfatların ortaklığına razı olmaması sebebiyledir. Aslında Zat'ın sıfatlardan ayrılması tasavvur edilemez. Fakat muhib (derviş) "Kişi sevdiğiyle beraberdir."[13]hadis-i şerifinin muktezasınca, Zat'ın maiyyetindeyken zatıyla birlikte olan sıfatları mülahaza edemez. Zat'ın sıfatlar infiradı maiyyetin bir semeresi olarak sadece dervişin nazarındadır. Tabi olma ve varis olma yoluyla, ümmetin bazı fertlerine nübüvvet kemalatının husulü; onların peygamber olduğu veya peygamberlere eşit olduğu anlamına gelmez. Çünkü nübüvvet kemalatının husulü, nübüvvet makamının husulünden başkadır. Bu bahsin tahkiki, tafsilatıyla Müceddid İmam'ın (k.s.) mektuplarında vardır. Velayet-i ulya dairesinin seyri tamamlandıktan sonra Zat Teala'nın esma ve sıfatın perdelemesi olmaksızın tecelli ettiği bir mertebe zuhur eder. Bu tecelli için üç mertebe vardır: Birinci mertebe, hallerini tafsilatıyla yazdığımız nübüvvet kemalatı mertebesi. Bu mertebeden sonra risalet kemâlatı mertebesi vardır. Bu makamda şöyle hayal ederek murakabe yaparlar: "Feyiz, risalet kemâlatının menşei olan Zat'dan hey'et-i vahdaniyyete gelir." Hey'et-i vahdaniye; emir ve halk alemlerinin mecmuundan (toplamından) ibarettir. (İki alemin bir araya gelmesi) insanın on latifesinin tasfiye ve tezkiyesinden sonra hey'et-i vahdaniye diye isimlendirilmiştir. O döğülüp süzülen tesirli ilaçlar gibidir. Balla karıştırılıp macun olunca, bu ilaçlar için yeni bir özellik oluşur. İşte insanın on latifesi de böyledir. Bu mukaddes mertebe ve süluk makamlarının sonuna kadar feyzin geldiği yer, salikin hey'et-i vahdaniyesidir. Kur'an tilaveti ve uzun kunutla namaz, bu makamda terakkiyi gerektirir. Salik bu makamda, batınında vüs'ati ve nurların vürudunun çokluğunu önceki mertebeden daha çok bulur. Bu daireden sonra ulu'l-azmin kemalatı dairesi vardır. Bu makamda şöyle hayal ederek murakabe yaparlar. "Feyz, ulu'l-azm kemâlatının menşei olan Zat'dan hey'et-i vahdaniyeye gelir." Bu mertebede salikin batını, zatî tecellilerin vürudunun ve gayri mütenahi nurların çokluğundan dolayı dopdolu olur. Batının genişliği, mertebenin yüceliğinden dolayı açıklama sınırının dışında olur. Müceddid İmam (k.s.) ve oğlu Hace Muhammed Masum, bu mertebede; Kur'an'ın mukattaatının sırlarını ve Furkan'ın müteşabihlerini keşfetmekle müşerref oldular. Şöyle dediler: "Bu sırları açıklamak beşerî takatin üstündedir. Farzedelim açıklamaya çalıştık. Hangi lafızlarla bu sırların manalarını açıklayacağız? Bunları bir kimse konuşsa, duyan kendinden geçer ve bayılır." Bu makam ve bundan sonraki makamlarda terakki Allahu Teala'nın fazlına bağlıdır. Her ne kadar tüm makamlarda da, Allah'ın fazlına bağlıysa da; ameller, zikirler ve işgal (meşgul olma) sebep gibidir. Bu makamda-zikirler beşerî küduretin (bulanıklığın) izalesinde müessir olsa bile- böyle değildir. Bu makamlarda Kur'an kıraati ve gece boyunca namazla bile terakkinin neticesi hasıl olmaz. Bil ki, Ulu'l-azm kemâlatı makamından sonra süluk iki yolla olur: 1- İlahi hakikatler yoluyla: Bunlar Kabe'nin hakikatı, Kur'an'ın hakikatı ve namazın hakikatidir. 2- Peygamberlerin (salat ve selam üzerlerine olsun) hakikatleri yoluyla. (Bu hakikatlar da) İbrahimî, Musevî, Muhammedî ve Ahmedî hakikatlardır. Tarikat şeyhleri, saliklerin evvela ilahî hakikatlar yoluna sokmayı tercih ettiler. Önce şöyle hayal ederek, Kabe'nin hakikatının murakabesini öğretiyorlar. "Feyiz, Kabe'nin hakikatı ve tüm mümkünatın secde etmiş olduğu Zat'dan hey'et-i vehdaniyeye gelir." Bu makamda feyzin geldiği yer, salikin hey'et-i vahdaniyesidir. Bu makamda Hak Subhanehu'nun azameti, salik tarafından müşahede edilir. Salik heybet ve celal denizinin içine dalmış olur. Bu yüce mertebede, fena ve beka hasıl olduğunda, salik zatını bu mertebenin şanıyla muttasıf bulur. Yani mümkünatın kendisine teveccühünü müşahede eder. Salikin, üç kemâlata nisbetle; mülevven[14] olmaması, daha latif ve yüce olmasına rağmen ilahî hakikatlerin nisbetini idrak etmesi hayret vericidir. Bunun sebebi, salikin, kemâlat makamlarına ulaşmadan önce münasebeti velayetler nisbetiyleydi. Fenası ve bekası sıfatlar ve şuunlardaydı. Bu mertebelerin nisbetiyle münasebeti yoktu ki "Yalnız Zat Teala'nın mertebesi nisbetini idrak edebilsin. Bunun için bu yüce nisbeti idrak etmek ona zor geldi. Bu mertebelerde fena ve beka hasıl olup, bu derecelerin ahlakıyla ahlaklandığında hiç şüphesiz salikin idraki ve vicdanı kuvvetlenir. Fevkaniyyet makamlarının nisbetini, kemâlat nisbetinden daha çok idrak eder. Aslında kemâlat nisbetiyle, fevkaniyet makamları nisbeti aynı cinstendir. Fakat salikin batınının nisbeti, fevkaniyet makamlarından sonra yücelik ve vüs'at yönünden artar. Çünkü bu mertebeler daimi Zat tecellisiyle müşerreftirler. Müceddid İmam (k.s.) bu makam hakkında şöyle dedi: "Bazı kamiller peygamberlere (salat ve selam üzerlerine olsun) tabi olarak azamet ve kibriya duvarlarının içine nüfuz ediyorlar. Onlara da (peygamberlerle beraber) peygamber muamelesi yapılıyor. Ey oğul! Bu muamele, emir ve halk aleminin mecmuundan (toplamından) neş'et eden insanın hey'et-i vahdaniyesine mahsustur. Bununla beraber turabî unsur hepsinin başıdır. Bu mukaddes mertebeden sonra Kur'an'ın hakikatı mertebesi vardır. Burada şöyle hayal ederek murakabe yaparlar: "Feyiz, Kur'an'ın hakikatının menşei hazreti Zat'ın misalsiz vüs'ati mebdeinden, hey'et-i vahdaniyeye gelir" Bu mertebede de feyzin geldiği yer hey'et-i vahdaniyedir. Bu makamda Allah Subhanehu'nun kelamının batıni manaları zahir olur. Kur'an'ın her harfi maksud olan Kabe'ye ulaştıran bir deniz olur. Ku'an okuyanın dili, Kur'an okuma esnasında Musevî ağaç (şeceri-i museviyye)[15] gibi olur. Hatta kalıbın hepsi dil gibi olur. Kur'an nurlarının inkişafının alameti, salikin batınında sıklet (ağırlık)ın zuhurudur. Şu ayet-i kerimede buyrulduğu gibi: "Doğrusu biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız." (73. Müzemmil Suresi, 5. Ayet) Müceddid İmam (k.s.) bu makam hakkında şöyle diyor: Sırf nur olan bu yüce mertebeden sonra fakirin bulduğu Kabe'nin hakikatı cidden yüksek bir mertebe olan Kur'an'ın hakikatı mertebesidir. Kabe-i muazzama Kur'an'ın hükmüyle kıble olmuştur. Her şeyin onun bulduğu yöne secde etmesi mertebesiyle şereflenmiştir. Kur'an imam, Kabe ise me'mum olmuştur. Bu mukaddes mertebe, hazreti Zat Teala'yı tenzih vüs'atinin mebdeidir. Aynı şekilde misal ve la-misal arasındaki imtiyaz mertebesinin mebdeidir. Kur'an'ın hakikatı dediğimiz mukaddes mertebeye, nur ıtlakının dahi yeri yoktur. Hatta bunu anlamaktan bile kalır. Buraya tenezzüh vüs'ati ve la-misaliyye imtiyazından başka bir şey giremez. Allahu Teala şöyle buyurur. "Allah'tan size bir nur geldi" (5. Maide, 15. Ayet) Buradaki "nur"dan murat Kur'an olsa dahi nüzul ve tenzil itibariyledir. Nitekim bu manaya "Câeküm" "size geldi" lafzıyla îma edilmiştir. Bu mertebeden üzerinde "namazın hakikatı" diye ifade edilen cidden yüksek bir mertebe vardır. Bu mertebede şöyle hayal ederek murakabe yaparlar: "Feyiz, namazın hakikatının menşei olan Zat'ın tenezzüh vüs'atinin kemalinden, hey'et-i vahdaniyeye gelir." Burada da feyzin mevridi (geldiği yer) hey'et-i vahdaniyedir. Bu mertebenin vüs'ati ve yüceliğine dairen denilebilir. Şöyle ki, Kur'an-ı Mecid'in hakikatı bunun cüzlerinden biridir. Kabe'nin hakikatı başka bir cüzüdür. Bu mukaddes hakikate erişen salik, namazı esnasında bu fani evden çıkar, baki olan eve girer. Ve ona kemal vechi üzere "Görüyormuşcasına Allah'a ibadet etmendir."[16] hakikatı gözükür. Seyyidü'l-enamın (salat ve selam üzerine olsun) bu duruma "Namaz mü'minin miracıdır."[17] buyurarak işaret ettiği gibi. Yine şöyle buyurmuştur: "Kulun, Rabbine en yakın olduğu vakit, namazdır."[18] Namaz olmasaydı maksudun yüzünden örtüler açılmazdı. Hangi şey talibi matluba götürebilirdi? Hüzünlü kimsenin sevinci, hastanın rahatı namazdadır. "Bizi rahatlat ey Bilal!"[19] hadisi bu manaya işarettir. "Gözümün nuru namazdadır"[20] bu temenniye işarettir. Namazın hakikatine muttali olmadıklarından dolayı bu taifenin çoğu teskin olmayı nağmelerde aradılar. Matlubu; sema, vecd ve tevacüdde taleb ettiler. Raks ve benzerleri onların adeti oldu. Şayet namazın hakikatının kemalatından onlara birşey belirseydi vecd ve tevacüde iltifat etmezlerdi. Musalli tekbir aldığı zaman sanki âlemlerden çıkar ve "Allahu Ekber" diyerek Hazreti Sultan'ın huzuruna gelir. Heybetinin, azametinin, kibriyasının zuhuru anında nefsini zelil kılarak hakiki mahbubda fani olur. (Salik) kıraat esnasında hibe edilmiş bir vücutla mevcut olur, Hak Subhanehu ile konuşur. O'nun canib-i kudsiyetiyle muhatap olarak şecere-i Museviye hükmünde olur. Sonra tam bir huşu ile rüku eder, tesbih ederek kalkar ve secde eder. Çünkü kıyamdan secdeye gitmek tezellül ve inkisarın kemalini ifade eder. Acz ve tazarru alnını kalbîyle bağlandığı mahbubun önüne koyar. Hakiki matlubun karşısında O'na ulaşmayı talep ederek secde eder. Ulaştığını zannettiği zaman bu hatadan istiğfar ederek oturur. Mağfireti, kurbu ve şükretmeyi isteyerek ikinci secdeyi yapar. Teşehhüdde tahiyyat, yakınlığın ihsan edilmesi üzerine ve şükrü eda eder. Şehadet kelimelerini okur. Çünkü tevhidi ikrar ve risaleti tasdik olmaksızın kurb mertebesine ulaşmak muhaldir. Sonra salat-ı İbrahimiye'yi okur. Çünkü hususi dostluk mertebesi İbrahim Efendimiz'e mahsustur. (O'na ve peygamberimize salatu selam olsun.) Bu duayla ünsiyyet[21] ve hususi kurbiyeti talep eder. Adab ve sünnetleriyle namazın edası ve ta'dil-i erkana riayet namazın hikakatının zuhuru için sebeptir. Salik namazda kalbe teveccüh ederek, gözlerini yumarsa namazın hakikatı zuhur etmez. Çünkü gözleri yummak namazın adabından değildir. Müceddid İmam (k.s.) bu mertebenin beyanı hususunda şöyle diyor: "Bu mukaddes mertebenin üzerinde cidden yüksek bir mertebe vardır. O da namazın hakikatı olup, onun sureti şehadet aleminde, nihayet erbabından namaz kılanlarla kaimdir. Herhalde Mirac hadisesinde varid olan "Dur ya Muhammed, Allah (c.c.) namaz kılıyor.[22]" kıssası namazın hakikatını ima etmektedir. Yani tecerrüd ve tenezzüh mertebesine ancak vücub mertebelerinden ve kıdem etvarından sadır olan ibadet layıktır. Hakikatte o abid ve mabuddur. Bu mertebede vüs'atin ve la-misali imtiyazın kemali vardır. Yine Müceddid İmam (k.s.) hamd ve salatdan sonra şöyle dedi: "Namaz, İslam'ın beş rüknünün tüm ibadetleri toplayan ikincisidir. Cüz olduğu halde toparlayıcılığından dolayı kül (bütün) hükmündedir. Allah'a yaklaştıran amellerin hepsinden daha üstündür. Seyyidü'l-mürselin (salat ve selam üzerine olsun) efendimize rü'yet Mirac gecesi hasıl olmuştur. Bu dünyada da bu ona namazda hasıl olmuştur. Namazın haricinde ve namazın hakikatını anlamadan elde edilen zevkler, vecdler, ilimler, marifetler, haller, makamlar, nurlar, renkler, telvinat, temkinat, keyfiyeti belli olan ve olmayan tecelliyat, mütelevvin ve mütelevvin olmayan zuhuratdan hemen hepsinin menşei gölgelerdir, emsaldir (benzetmedir) vehim ve hayalden neş'et etmiştir. Namazın hakikatını anlayan bir musalli, namazını eda ederken sanki bu dünya hayatından çıkar, ahiret hayatına geçer. Hiç şüphe yok ki o zaman ahirete mahsus olan mertebeden bolca nasip alır. Zılliyet şaibesi olmadan asıl manadan bir haz hasıl olur. Sufilerden bir taife hallerin artmasında namazın netice vermediğini zannetmiştir. Namazı mübayenet ve muğayerete hamletmişlerdir. Orucu namazdan daha faziletli görmüşlerdir. Şeyh Muhyiddin Arabi'nin şöyle dediği gibi: "Oruçta yemeyi içmeyi terk vardır. Oruçlu samediyyet sıfatıyla mevsuftur. Musalli ise namazında gayriyyet makamında olur. Çünkü o, abidi mabudiyetden ayırır." İbni Arabi'nin bu sözü sekir hallerinden olan tevhid-i vücudi meselesi üzerine bina edilmiştir. Bu kemalat bin sene sonra zuhur etmiştir. Sonra gelenler, öncekilerin rengine boyanmıştır. Bunun için Peygamber Efendimiz (salat ve selam üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Evveli mi hayırlıdır, yoksa ahiri mi?"[23] "Evveli mi hayırlı yoksa ortası mı" buyurmadı. Çünkü evvel ile ahir arasındaki münasebeti, evvel ile orta arasındaki münasebetten daha ziyade gördü. Yine Efendimiz (salat ve selam üzerine olsun) şöyle buyurdu: "Ümmetimin en faziletlisi öncekiler ve sonrakilerdir. İkisi arasında keder (bulanıklık) vardır."[24] Bu ümmetin son gelenlerinde her ne kadar yüksek nisbet varsa da, ona sahip olanlar azdır. Ortadakilerde nisbet bu derece yüksek olmamakla beraber onlar çoktur. Sonun başlaması, ikinci binin başlangıcından itibarendir. Çünkü, bin senenin geçmesinin, işlerin değişmesinde büyük bir özelliği, tebdilinde kuvvetli bir tesir olmuştur. Bu ümmetin şeriatında nesh ve tebdil olmadığı için, öncekilerin sonrakilere nisbeti, eski tazeliğiyle ve önceki parlaklığıyla tecelli etmiştir. Şeriatın teyidi ve dinin tecdidi ikinci binde zuhur etmiştir. Davamızın doğruluğunun tasdiki, adil şahitlerin ortaya çıkacak olmasıdır. Onlar da İsa (aleyhisselam) Efendimiz ve Mehdî (aleyhisselam) Efendimizdir. Bu söz bugün, insanların çoğuna ağır gelir, anlayışlarından uzak görülür. Fakat onlar insafa gelip ilim ve marifetlerin bazısını bazısıyla kıyas etseler, şeriata uyup uymaması açısından hallerin sıhhatlisiyle çürüğünü düşünseler ve şeriatla nübüvvete tazimin hangisinde daha çok olduğunu görseler, bu söz onların anlayışlarına uzak gelmezdi. Bu fakir, kitap ve risalelerinde şöyle yazmıştır: Tarikat ve hakikat şeriatın hizmetindedir. Nübüvvet de velayetden efdaldir. Sözkonusu olan peygamberin velayeti olsa bile. Buna benzer görüşleri çok yazdım. Özellikle tarikatın beyanı hususunda oğluma yazdığım muktupta. Bütün bu sözlerden maksat, Hak Subhanehu'nun nimetini izhar, tarikat taliblerini teşviktir. Kendimi diğerlerinden üstün göstermek değil. Çünkü, din böyükleri şöyle dursun; kendisini kafirlerden bile üstün görene Hak Subhanehu'nun marifeti haramdır. "Namazın hakikatı" diye ifade edilen bu mertebenin üzerinde "sırf mabudiyet mertebesi" vardır. Bu mertebede şöyle hayal ederek murakabe yaparlar. "Feyiz, tek mabud olan Zat'dan hey'et-i vahdaniyeye gelir." Bu yüce mertebe hepsinin aslıdır. Makamlardaki batini vus'at (genişlik) burada aciz kalır. İmtiyaz da böyledir. Elhamdülillah (böylece) kademî seyir tamam olur ve nazarî seyre bir engel kalmaz. Müceddid İmam (k.s.)şöyle diyor: "Namazın hakikatı mertebesinin üzerindeki mukaddes mertebe, sırf mabudiyet mertebesidir. Peygamberlerin ve büyük velilerin basamakları, bütün ibadetlerin nihayeti olan namazın hakikatı makamının nihayetine kadardır. Bu makamın üstünde sırf mabudiyet makamı vardır. Hiçbir şekilde o makama kimsenin gücü yetmez ki, onun üzerine ayak basabilsin. Lakin -Allah Teala'ya hamdolsun- oraya nazar etmek yasaklanmamıştır. Muhtemeldir ki Mirac'taki "Dur ey Muhammed" emri, ayağın ulaşamamasına işarettir. Yani "Dur ey Muhammed! Ayağını bunun üstüne koyma" Çünkü bu mertebe, vücub mertebelerinden sadır olan namazın hakikatı mertebesinin üzerindedir. Hazreti Zat'ın tecerrüd ve tenezzühü mertebesidir. Kadem oraya ulaşamaz. Bu makamda "La ilahe illallah" kelime-i tayyibesinin hakikatleri tahakkuk eder. İbadete müstehak olmayan mabudların ibadeti de burada nefyedilir. Allahu Teala hazretlerine layık olan ibadetin isbatı da bu makamda tahakkuk eder. Yine , abidiyet ve mabudiyet arasındaki fark ortaya çıkar. Abid mabuddan ayrılır. Nasıl ayrılması gerikiyorsa öylece ayrılır. Müntehilerin hallerine göre "La ilahe illallah kelime-i tayyibesinin manası şudur: "Allah'dan başka mabud yoktur." Müptedilere göre ise de "Allah'dan başka mevcut yoktur." Mütevassıt (süluk da orta mertebeye gelmiş olanlara göre de Allah'dan başka maksud yoktur. Bu mertebede nazardaki terakki ve basiret keskinliği, müntehilerin meşguliyeti olarak namaza bağlıdır. Bil ki, ilahî hakikatler seyri bu mertebeyle tamamlanır. Bu mertebede terakki Allahu Teala'nın fazlı ve ihsanına bağlıdır. Daha önce de geçtiği gibi, ulu'l-azm (peygamberlerin) kemalatından sonra süluk için iki yol vardır: 1- Daha önce anlattığımız ilahi hakikatler yolu 2- Peygamberlerin (salat ve selam üzerlerine olsun) hakikatleri yolu. Bu hakikatlerde terakki, Seyyidü'l-mürselin efendimizin muhabbetine münhasırdır. Hazreti Hak-Subhanehu'nun Zatı sevildiği gibi, sıfatları ve fiilleri de sevilir. Zat ve sıfat sevgisinin muhibbiyet ve mahbubiyet[25] itibarı vardır. Mahbubiyet kemâlatının zuhuru, sevilmişlerin efendisi (aleyhisselam)ın zatındadır. Muhibbiyet kemâlatının zuhuru, Musa (aleyhisselam) efendimizin zatındadır. İsimlere ait sıfat mahbubiyetinin kemâlatının zuhuru, İbrahim (aleyhisselam) efendimizin zatındadır. Salikin seyri önce, dostluk makamı olan İbrahimî hakikatte bir sıfat kemalatında olur. Bu makamda şöyle hayal ederek murakabe yaparlar: "Feyiz, İbrahimî hakikatin menşei olan Zat'dan hey'et-i vahdaniyyeye gelir." Bu makam, makamların en nurlusu ve bereketleri çok olanıdır. Bu makamda peygamberler Halil İbrahim (aleyhisselam) efendimize tabidirler. Peygamberimiz (aleyhisselam)'a emredildiği gibi... "Allah'ı birleyerek İbrahim'in yoluna uy" (16. Nahl Suresi, 123. Ayet) Bu sebeple Peygamber efendimiz (aleyhisselam) salavat ve berekatda "Kemâ" lafzıyla ona benzetildi. Ümmeti namazda ve namaz dışında şu salavatı okumakla emrolundu: "Allah'ım İbrahim efendimize ve İbrahim efendimizin aline Salat eylediğin gibi, Muhammed efendimize ve Muhammed efendimizin âline de salat eyle. Sen hamde layık ve şanı yüce olansın. Allah'ım İbrahim efendimizi ve İbrahim efendimizin alini mübarek kıldığın gibi, Muhammed efendimizi ve Muhammed efendimizin âlini de mübarek kıl! Sen hamde layık ve şanı yüce olansın." Bu emir ve benzetmeden bu makamın bereketi anlaşılır. Mezkur salatı çok okumak bu makamda terakkiye sebeptir. Bu ve bundan sonraki makamlarda salatın adedini üç bin olarak belirlediler. Bundan fazla okunursa daha güzel olur. Salik bu makamda özel ünsiyet ve Hak Subhanehu'nun Zatına mahsusu hulus ile hususileşir. Hakiki vahdet noktası diye tabir olunan zahiri sıfat mahbubiyeti ve benzerleri salike gözükür. Hak Subhanehu'nun zatıyla tam bir ihlas ve nisbet-i hanifiyye bu makamın özelliklerindendir. Salikin teveccühünün Hak Subhanehu'dan başkasına olamaması bu makamın hallerinin eserlerindendir. Bu hal İbrahim (aleyhisselam) efendimize mahsus olan dostluk makamının gereğidir. Kur'an-ı Kerim'de İbrahim (aleyhisselam)'ın sözü olarak şöyle buyrulduğu gibi: "Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben Ona ortak koşanlardan değilim." (6. En'am Suresi, 79. Ayet) Bu ihlasın ve hususi ünsiyetin manasıdır. Bu makamdan sonra salikin seyri, sırf muhibbiyet diye ifade edilen Musevî hakikattedir. Burada şöyle hayal ederek murakabe yaparlar: "Feyiz, Musevi hakikatın menşei olan ve sevilen Zat'tan hey'et-i vahdaniyeye gelir." Tam bir kuvvet ve Zat'ın nefsine muhabbetiyle acaib bir keyfiyet ortaya çıkar. Zatî muhabbetin varlığıyla beraber istiğna şanı da gözükür. İşte bu edep sınırını aşan kimsenin sözünün sırrıdır. Ayet-i kerimede Musa (aleyhisselam) efendimizin sözü şöyle nakledilmiştir: "...İçimizden bazı beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helak mı edeceksin? Bu (iş) senin imtihanından başka bir şey değildir..." (7. Araf Suresi, 155. Ayet) Musevî hakikatın menşei sırf muhabbet olunca Musa Kelimullah efendimiz, aşkının galebesinden ve şevkinin kemâlinden dolayı rü'yeti talep etti. Şöyle demeğe mecbur kaldı: "Rabbim, bana (kendini) göster, sana bakayım" (7. Araf Suresi, 143. Ayet) "Allah'ım efendimiz Muhammed'e, tüm nebi ve rasullere, hususen kelîmin Musa'ya salat eyle" salatını tekrar etmek bu makamda terakkinin sebebidir. Bu makamın üzerinde hakikat-ı Muhammediye'den ibaret olan (sahibine salatu selam olsun) hakikatlerin hakikatı mertebesi vardır. Bu makamda şöyle hayal ederek murakabe yaparlar: "Feyiz, muhib ve zatından dolayı mahbub olan, hakikat-ı Muhammediye'nin menşei Zat'dan hey'et-i vahdaniyeye gelir." Muhammed ismi şerifindeki iki "mim" harfi muhibbiyet ve mahbubiyete işaret eder. Bu mukaddes mertebede fena ve beka hususi bir surette ortaya çıkar. Seyyidü'l-mürselin efendimizle (aleyhisselam) hususi ittihad müyesser olur. Yine bu makamda evliyanın büyüklerinin söylediği tavassutun kaldırılmasının manası zahir olur. Tabi olan, kendisine tabi olunana benzer. Sanki tabiilik ismi ortadan kalkmış olur. Tabi olan kimse, kendisine tabi olunan gibi "asıldan aldığını zanneder. Aynı kaynaktan içerler, aynı yerden nasiblenirler. Bu hallerin varid olmasıyla beraber, salike Peygamber efendimiz (aleyhisselam)'la beraber özel bir muhabbet hasıl olur. Müceddid İmam'ın (k.s.) "Ben Allah'u Teala'yı seviyorum. Çünkü O, Muhammed (aleyhisselam)'ın Rabbidir" sözünün manası zahir olur. Dinî ve dünyevî bütün işlerde; hatta tüm hal, söz ve fiillerde peygamber (aleyhisselam)'a ittiba etmenin salik için rağbet edilen ve istenilen bir şey olması bu makamın özelliklerindendir. Hakikat-ı Muhammediye'nin birinci zuhur ve hakikatların hakikatı olduğu biliniyor. Şöyle ki; hakikat-ı Muhammediye, enbiya-i kiram ve melaike-i zamın hakikatlerinin aslıdır. Onlarsa gölgeleridir. Bu mukaddes mertebeden sonra hakikat-ı Ahmediye mertebesi vardır. Bu makamda şöyle hayal ederek murakabe yaparlar: "Feyiz, hakikat-ı Ahmediye'nin menşei ve zatı sebebiyle mahbub olan Zat'dan hey'et-i vahdaniyeye gelir." Bu yüce makamda nisbetin ululuğu ve nurların vürudunun çokluğu tüm berraklığıyla zahir olur. Yine bu makamda salike muamelatın hususiyetlerinden, gizlemeye layık olan sırlar münkeşif olur. İfade etme sınırının dışında olan garip haller ve ilginç keyfiyetler varid olur. Kemal-i iltifatdan ibaret olan zatî mahbubiyet, sıfat mahbubiyeti dostluğu makamında zahir olanın aksine, sıfatlardan nazarı kesmekle beraber Zat'a mahsus mahbub muhabbeti inkişaf eder. Çünkü bu mertebede zatî mahbubiyet, yanında sıfat mahbubiyetinin heba olduğu, zatî mahbubiyet haysiyetiyle parlar. Muhibbe aşkın galebisini mucib olur. Bu iş, hakikatte zevke bağlıdır. Zevki olmayanın bu hakikatten hazzı olmaz. "Allah'ım Muhammed efendimize, âline, ashabına malumatın adedince salat ve selam eyle ve mübarek kıl" salatını tekrar etmek bu makamda terakkiye sebeptir. Müceddid İmam (k.s.) bu makam hakkında şöyle diyor: Peygamberimiz (aleyhisselam) iki isimle isimlendirilmiştir ve bu isimlerin her ikisi de Kur'an'da zikredilmiştir. "Muhammedü'r-resulullah" (48. Fetih Suresi, 29. Ayet) "İsmühû Ahmed" (61. Saf Suresi, 6. Ayet) iki isimden herbiri için başlı başına bir velayet vardır. Velayet-i Muhammediye her ne kadar, hazreti peygamberin mahbubiyeti makamından neş'et etmiş olsa da, onda "sırf mahbubiyet" yoktur. Bilakis muhibbiyetden bir şeyle imtizac etmiştir. Bu imtizac, asaleten olmasa bile sırf mahbubiyete manidir. Velayet-i Ahmediye'ye gelince; O, muhibbiyet katkısı olmaksızın, sırf mahbubiyetden neş'et etmiştir. Bu velayet, matluba diğer velayetden bir merhale daha yakın ve muhibbin nazarında daha rağbetlidir. Bu sebeple, mahbubiyetinde tam olan her mahbubun istiğnası mükemmel, iltifatsızlığı daha çok olur... Subhanallah, "Ahmed" ilginç bir isimdir. Mukaddes "ehad" kelimesi ve ilahî sırların gizliliklerinden olan "mim" harfinin halkasından mürekkeptir. Onun misal aleminde ifadesi ancak "mim" halkasıyla olmuştur. İmkan olsaydı onunla Hak Subhanehu ifade edilirdi. "Ehad"a gelince; o ortağı olmayan "Ehad"dır. "Mim" halkası, kulun Mevla'dan ayrıldığı, ubudiyyet çemberidir. Kul, mim halkasıdır. "Ehad" lafzı ise Ahmed'i ta'zim için varid olmuştur ve peygamber (aleyhisselam)'a özel olduğunu izhar etmiştir. Eğer, "meşayihin isbat ettikleri ve velayeti irtibatlandırdıkları fena ve bekanın manası ve taayyun-i Muhammedi'nin açıklanmasında zikredilen fena ve bekanın manası nedir?" denilirse; şöyle cevap veririz: "Velayeti irtibatlandırdıkları fena ve beka şuhudidir. Zeval fenası olursa bu nazar itibariyledir. Sebat bekası olduğunda da böyledir. Çünkü orada, beşerî sıfatların örtülmesi vardır, zevali değil. Bu taayyunun fenası ise böyle değildir. Bilakis burada beşerî sıfatların vücudî zevali tahakkuk eder. Beka canibinde cesedin ruhla beraber ayrılması sabit olur. Kul, Hak olmasa ve ubudiyetten çıkmasa da zatıyla beraber olduğundan dolayı Hakk'a çok yakın olur. Kendi zatından da uzaklaşır ve ondan beşerî hükümler sıyrılır." Müceddid İmam (k.s) gibi diğer tarikat büyükleri de şöyle yazdılar: "Kabe'nin hakikatı aynen hakikat-ı Ahmediye'dir." Bu söz görünüşte anlayıştan uzaktır. Çünkü Kabe'nin hakikatı, ilahî hakikatlardandır, hakikat-ı Ahmediye ise peygamberlerin hakikatlerindendir. Onlardan herbiri için kendi başına ilimler, marifetler ve hususiyetler vardır. İttihadları nasıl mümkün olabilir? Bu sözün manası Şeyh Muhammed Masum'un yazdığından anlaşılır ki o şöyle diyor: "Şeyhimiz Müceddid İmam (k.s.) hakikat-ı Muhammediye'nin, takdis ve tenzih aleminden peygamber efendimizin iniş makamlarının nihayeti olduğunu yazdı. Hakikat-ı Kabe ise, Kabe'nin uruc makamlarının nihayetidir. O, tenzih mertebesinde hakikat-ı Muhammediye basamaklarında ilk derecedir. Peygamber (aleyhisselam)'ın uruclarına Hak Subhanehu ve kendisinden başka kimse muttali olmadı. Hz. Peygamber, Ahmed ve Muhammed isimleriyle isimlendirilmiştir ve bu isimlerden herbirinin başlı başına bir velayeti vardır. Vücud-i unsurî[26] ve zulmanî alemi[27] irşadı itibariyle ismi Muhammed'dir. (Sallallahu aleyhi ve sellem) Bu ismin velayeti, bu süfli alemin terbiyesiyle münasebeti olan ilahî isimden neş'et etmiştir. Hakikat-ı Muhammediye denilen budur. Ervah alemi ve melekut alemi için merhub olan vücudu ruhanî itibariylede ismi Ahmed'dir (aleyhisselatü ve's-selam) Peygamber (aleyhisselam) vücudî unsuriden önce bu vücutla (vücud-i ruhani) mevcuttu. Hadis-i şerifte varid olduğu gibi. "Adem su ile çamur arasındayken ben peygamberdim."[28] Bu ismin velayeti hakikat-ı Muhammediye'nin mebdei ve aslı olan "şan-ı cami'den neş'et etmiştir. Onun da nuranî alemin terbiyesiyle münasebeti vardır ve hakikat-ı Ahmediye diye isimlendirilmiştir. Aynı şekilde Rabbani Kabe'nin hakikatı diye de ifade edilmiştir. Neş'et-i unsuriye tealluk eden nübüvvete gelince o tek hakikata mahsus değildir. Bilakis iki hakikat itibariyledir. Mürebbisi (aleyhisselam) şan-ı cami ve bu şanın da mebdeidir. Bunun için bu mertebenin daveti, önceki davetden daha mükemmel oldu. Çünkü o, ruhanî ve emir alemine mahsustur. Bu ise halk ve emir alemlerine şamildir. Peygamber (aleyhisselam)'ın hakikatlerinden her biri ismi şerifleri itibariyle, kendisi için tabi bir mekan yerindedir. Hz. Peygamberin iki hakikatın üzerindeki urucları beyan edilme ve açıklayabilme kabiliyetinin dışındadır. Onların nihayetlerini ancak "Allamu'l-ğuyub" bilebilir. Lütuf ve ıstıfa ekseni buna dayanır. Bu tahkikten, Kabe'nin hakikatinin, Hz. Peygamber (aleyhisselam)'ın cismanî, ruhanî, emir alemi ve halk aleminin kemalâtlarını toplayan hakikat-ı camiasından bir cüz olduğu ortaya çıktı. Yine Hz. Peygamber (aleyhisselam)'ın bazı kemalâtının diğer bazısından üstünlüğü de anlaşılmış oldu.
SIRF SEVGİ DAİRESİ Bu mertebenin üzerinde "sırf sevgi" mertebesi vardır. Bu makamda şöyle hayal ederek murakabe yaparlar: "Feyiz, sırf sevginin menşei olan Zat'dan hey'et-i vahdaniyeye gelir." Mutlak Zat hazretlerine yakınlığından dolayı, nisbetin misalinin olmaması bu makamın hususiyetlerindendir. Bu makamda taayyun da yoktur. Çünkü Mutlak zat hazretleri mertebesinden sonra çıkan ilk taayyün, sevgidir. Ve o sevgi, mümkinatın zuhuru, mahlukatın yaratılması için sebeptir. Hadis-i kudsîde varid olduğu gibi, "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmemi istedim ve bilmeyim diye muhlakatı yarattım"[29] Müceddid İmam (k.s.) şöyle diyor: "İlahi gizlilikler hazinesinden zahir olan ilk şey, mahlukatın yaratılmasına sebep olan sevgidir. Şayet sevgi olmasaydı alem mahza yokluk olurdu. Buradan Hz. Peygamber hakkında varid olan şu kudsi hadislerin manası da anlaşılmış olur: "Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım."[30] "Sen olmasaydın rububiyeti izhar etmezdim."[31] Bu makam öncekilerin ve sonra gelenlerin efendisi (aleyhisselam)'a mahsustur. Peygamberlerin hakikatlerinden bu makamda ona kimsenin ortaklığı yoktur. Hakikatte bu yüce mertebe hakikat-ı Ahmediye mertebesidir. Ondan önce olan ise bu mertebenin gölgesidir. LA-TAAYYUN DAİRESİ Bu mertebeden sonra, la-taayyun,[32] hazreti itlak ve zat-ı baht mertebesi vardır. Burada kademin mecali yoktur. Bilakis nazarî seyir vaki olur. Allahu Teala'nın zatının mertebesinin nihayeti yoktur. Kasır nazar hayret makamında olur. Bu makam da öncekilerin ve sonrakilerin efendisi (aleyhisselam)'a mahsustur. Bu makamda da şu hayal ile murakabe yaparlar: "Feyiz, taayyunatdan münezzeh ve beri olan zat'dan hey'et-i vahdaniyeye gelir." İşte bunlar, beşinci sırda kısaca yazdığımız makamlardır. Allah Subhanehu Müceddid İmam'ı (k.s.) zikredilen bu makamları keşfetmekle hususi kıldı ve onu bu yeni tarikatla seçkinleştirdi. "Bu, Allah'ın, dilediğine vereceği lütfudur. Allah, büyük lütuf sahibidir." (62. Cuma Suresi, 4. Ayet) Müceddid İmam (k.s.)bu makamların feyizlerinden şerefli evlat ve halifelerine akıttı. Onların vasıtasıyla da, sayı ve sınırın bilemediğimiz taliblerden birçoğu zikredilen bu makamların nisbeti ve hususiyetleriyle şereflendiler. Bu fakiri, mezkur makamların nisbetiyle, rasih alimlerin umdesi arif velilerin imamı; Allah'a vasıl olan kamillerin önderi hilim ve temkin dağı; imamımız; efendimiz; dedemiz; Allah Teala'ya ulaştıran vesilemiz; Hazreti Şeyh Ahmed Said Nakşibendi Müceddidi Dehlevi ve Medenî (rah.a) ve alimlerin seçkini; velilerin zübdesi; kamil ariflerin tacı; saliklerin kalplerini nurlandıran; kutup, gavs;[33] efendimiz, mürşidimiz ve babamız Hz. Şeyh Abdurreşid Nakşibendî Müceddidi Devlevî ve Medenî (rah.a)dir. Allah Teala hazretleri, onların güzel kokularından bizi faydalandırsın, yardımlarıyla bizi desteklesin, yüce himmetlerini ve güçlü teveccühlerini sarfetmek suretiyle iki cihanda sırlarıyla bizi hususi kılsın. Fakire istidadı ölçüsünce her makamdan nasib hasıl oldu. Aslına bakılırsa fakirin, haz almak şöyle dursun bu yüce makamları telaffuz etmesi bile uygun olmaz. Fakat, her vakit ve lahzada, peygamber (aleyhisselam) ve tüm büyük meşayihi, keremli babalarını vesile edinerek Allah'ın fazıl ve bereketinden ümitli olmaya devam etti. Bu fakir, evlatları ve arkadaşları hususi nisbetle bu makamlardan bol hazla müşerref oldular. Tarikat şeyhleri, özellikle de yukarıda bahsedilen iki şeyhin nazarlarını, hakir nefsine saçtıklarını gördü. Dili bunun şükrünü eda etmekten acizdir. TENBİH: Salikin, üç kemalat, ilahî hakikatler ve peygamberlerin hakikatleri nisbetleriyle muttasıf olması bu zamanda, son derece şaşılacak şeydir. Ancak bu makamların isimlerini öğrenmek kalmıştır. Çünkü bu makamların nisbetinin bizim gibilere husulü imkansızlığa yakındır. Şeyhin, salikleri; hallerinin ve hususiyetlerin tahakkukunu ve batınlarındaki eser ve alametlerin zuhurunu bilmeden, bu mertebelerin nisbetinin husulüyle müjdelemesi uygun değildir. Çünkü bu hareket, tarikat şeyhlerinin amellerine aykırıdır. Hatta tarikata ihanet sebebidir. Şeyhlerin; "halleri bilmek zaruri değildir" diye yazmalarından maksad; saliklerin hallerinin tafsilatını bilmek ve onların durumları keşfetmektir. Yoksa, cezbe, hataratın azlığı, Allahu Teala'ya teveccühün devamı yani huzur, fena ve bekanın devamı mertebesi, kemâlat nisbetinin mülevven olmaması, batınî vüsat, peygamberlerin hakikatleri ve ilahi hakikatlerin tecellilerinin çok olması gibi varidat ve hallerin huzuru konusunda bilgileri olmadığında, salikleri müjdelemeleri muteber olmaz. Bahsettiğimiz haller idrak edilmediğinde, müjdelerin manası ve faydası da yoktur. Zamanımızda saliklerde zevk ve şevkin bulunması "Anka"[34] gibidir. Şeriat hükümlerini yerine getirmek, sünnete tabi olmak, bidatlerden kaçınmak, Nakşibendiye makamları nisbetinin husulü- yani fena ve beka mertebeleri- kalbin tasfiyesi, nefsin tezkiyesi yine ganimettir. Nerede kaldı, Müceddiye mahsus makamlar nisbetinin husulü, hatta onlarla münasebet bile. Bunlar muhal kabilinden şeylerdir. Taliblerin önce, asıl olan Nakşibendiye nisbetinin tahsili için çalışmaları gerekir. Müceddidiye nisbeti onun fer'idir. Asıl sağlam ve mazbut olursa, fer'de öyle olur. [1] Taayyun: Müşahhas hale gelme, birbirinden seçilme, ayırd edilme, ayn olarak ortaya çıkma. Sufilere göre Hakk’ın zatında herşey vardır, ama belirsiz olarak vardır. Şeyhlerin ondan zuhur ve tecelli yoluyla çıkışları bir taayyun (belirme) şeklinde kendini gösterir. [2] Hadisin aslını sahih hadis mecmualarında bulamadım (Çev.) * (Ateşle kar, meleklerin bünyelerini anlatmak için mecaz anlamda kullanılmıştır.) [3] Yakin: a-) Delille değil, iman gücüyle apaçık olarak görme. B-) Saf kalple gaybı temaşa, fikri muhafaza ile sırrı mülahaza etmek. c-) Bir şeyin hakikatı konusunda kalbin doyum halinde olması. D-) her türlü şüpheyi ortadan kaldırıp tasdik edilen gaybın hakikatine ermek. [4] Sekinet: Gaybın ve manevî feyzin gelişi esnasında kalbin bulduğu itminan ve huzur hali. Sekinet nebi ve velilerin kalplerine iner. [5] Tumaninet: Nefsin, sükun, emniyet, huzur ve istikrar halinde olması. Ünsün verdiği rahatlıktan kaynaklanan nefsin kendini tam emniyette hissetmesi hali. [6] Buhari, İman, 1; Müslim, İman, 22; Nesei, İman, 13; Tirmizî; İman, 3. [7] Vecd-tevacüd: Vecd, kulun herhangi bir kasdı ve çabası olmadan onun kalbine tesadüf eden şey (ilham, his, feyiz)dir. Tevacüd ise salikin bilerek ve isteyerek vecde gelmesi, daha doğrusu vecde gelmek için çabalaması, vecde gelmiş gibi bir tavır takınması ve vecd halini taklit etmesidir. [8] Sahih hadis kaynaklarında aslını bulamadım. [9] Nesei, Işretü’n-nisa, 1, Hd. No. 3939. [10] Kutub-kutb: a-) En büyük veli b-) Her zaman âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi c-) Kutub alemin ruhu, alemde onun bedeni gibidir. Her şey kutbun çevresinde ve onun sayesinde hareket eder. [11] Evtad: Biri doğuda, diğeri batıda, üçüncüsü kuzeyde, dördüncüsü güneyde bulunan döt büyük veli. Allah bu bölgeleri bu ermiş kulları aracılığıyla korur. Bu dört veli sırasıyla Abdulhay, Abdulalim, Abdulmürid ve Abdulkadir isimlerini alırlar. [12] Abdal: Allah’ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı kimselerdir. Onlar alemin intizam sebebidir. İnsanların işlerini tanzim ederler. Abdal kırkı Şam’da, otuzu diğer memleketlerde olmak üzere yetmiş kişidir. [13] Buhari, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Ebu Davud, Edeb, 122; Tirmizi, Zühd, 50. [14] Müle’ven: Renkli. Tasavvufta renk ve renksizlik deyimleri çok kullanılır. Nakşibendilere göre zikirle meşgul olan salikin kalbinde sırayla kızıl, sarı, beyaz, yeşil ve mavi renkte nurlar zuhur eder. Renksizlik veya tek renklilik ise vahdet aleminden ibarettir. [15] Şecere-i Museviyye: Hz. Musa (a.s.)’ın onun bulunduğu taraftan “Ben Allahım” sesini işittiği ağaç. [16] Buhari, İman, 37; Müslim, İman, 57. [17] Sahih hadis kaynaklarında aslını bulamadım. [18] “Kulun Rabbine en yakın olduğu vakit secdedir” Müslim, Salat, 215; Ebu Davud, Salat, 152. [19] Ebu Davud, Edeb, 78, Hd. No. 4985. [20] Nesei, Işretü’n-nisa, 1, Hd. No. 3939. [21] Üns (Ünsiyet): Reca ve bast halinin üstünde ve onlardan daha güçlü bir neşe hali. Üns makamında bulanan salik ateşe atılsa veya kılıçla yüzüne vurulsa, yaşadığı derin ruhî hazlar sebebiyle bunu hissetmez. [22] Sahih hadis kaynaklarında aslını bulamadım. [23] Tirmizî, Emsal, 6, Hd. No: 2873 [24] Sahih hadis kaynaklarında aslını bulamadım. [25] Muhibbiyet -mahbubiyet: Muhibbiyet, seven olma; mahbubiyet ise sevilen olma. İster sevsinler ister sevmesinler herkesin hakiki mahbubu Allah’tır. [26] Vücud-i unsurî: Cismanî ve maddî alemden olan vücud. [27] Zulmanî alem: Süfli alem. Cismani ve maddi alem. Ayn ve arazlar toplamı olan alem. Unsurlar alemi. Kevn ve fesat alemi. [28] Acluni, Keşfü’l-hafa, c.2, sh. 173. (Acluni, bu lafızlarla hadisin sahih olmadığını söyler.) [29] “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmemi istedim ve bilineyim diye mahlukatı yarattım.” Acluni, Keşfü’l-Hafa, c.2, sh. 173, Hd. No: 2016. (İbni Teymiye, “Bu söz Peygamber (a.s.)’ın sözlerinden değildir, sahih ya da zayıf bir senedi bilinmiyor” der. Zerkeşî, Hafız İbni Hacer ve Süyuti aynı kanaattedirler. Aliyyü’l-kari, “Manası sahihtir ve “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (51. Zariyat Suresi, 56. Ayet) ayet-i kerimesinin muhtevasına uygundur” der. Bu söz sufiler arasında meşhurdur ve usullerini bu söz üzerine bina etmişlerdir.) Bu hadis hakkında mukaddislerin kanaati genel olarak Acluni’nin yukarıdaki değerlendirmesi gibidir. Mutasavvıfların değerlendirmelerini ise İsmail Hakkı Bursevi’nin “Kenz-i mahfi” adlı eserinden aynen aktarıyoruz: “Bir hadis-i kudsi de şöyle buyruldu: “Ben, gizli bir hazine idim. Bilinmemi istedim. Halkı, bilinmem için yarattım.” Muhyiddin Arabi hazretleri Fütuhat-ı Mekkiye adlı eserinde bu hadis-i şerif için şöyle buyurur: “Bu hadis keşfen sahih; fakat naklen sabit değildir.” İmam Suyuti hazretleri ise, Dürer-i Münteşire adlı eserinde şöyle demiştir: “Bu hadis asılsızdır.” Bu mevzuda bizim fikrimiz de şudur: Keşif ehline göre bu sahih olmasın. Zira keşif ehli olanlar, bizzat hazreti Peygamber (s.a.v.) efendimizden alır söylerler. Hadis ezbercileri ise nakil yoluyla rivayet ederler... Keşif itibariyle sahih olan bir şey, nakil yoluyla gelenden daha sahihtir. Zira keşif halinde vehim ve hayal olmaz. Onda tam bir açıklık ve hakk’l-yakin hali vardır.” (İsmail Hakkı Bursevi, Kenz-i Mehfi, sh. 10-11, İstanbul, 1980) [30] Acluni, Keşfü’l-Hafa, c.2, s.214, Hd. No: 2123. |