|
ES-SEB’U’L-ESRAR FÎ-MEDARİCİ’L-AHYAR
|
|
|
|
||
|
|
YEDİNCİ SIR MÜRİTLERİN EDEPLERİNİN AÇIKLANMASI HAKKINDADIR.
İkinci binin müceddidi İmam-ı Rabbani (k.s.) müritlere gerekli olan edepler konusunda bir mektup yazmıştır. Bu tarikatın müridlerinin be edeplere riayet etmeleri gerekir. Nitekim efendim Hz. Şeyh Ahmed Said (k.s.), müritlerine bu mektuba göre amel etmelerini emrederdi. Sözkonusu mektup şudur.: "Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla. O yüce Allah'a hamdolsun ki; bizleri peygamber terbiyesiyle terbiye etti. Ahlak-ı Mustafaviye ile bezedi. Ona ve âline en faziletli salat ve selam, en güzel tahiyyat.. Bil ki, bu tarikatın salikleri, şu iki şeyden hali değillerdir: a-) Ya mürid[1] olmuşlardır. b-) Ya da murad[2] olmuşlardır. Eğer murad olmuşlarsa, ne saadet onlara. Bu hal onları, ihtiyarsız olarak, incizab ve muhabbet yoluyla en yüce talebe ulaştırır. Vasıtalı veya vasıtasız olarak lazım olan her edebi öğrenirler. Eğer kendilerinden bir zelle sudur ederse, hemen ayıktırılırlar. Onunla muahaze olunmazlar. Eğer zahirde bir şeye ihtiyaç duyarlarsa; kendilerinden bir gayret olmadan onun yolunu bulurlar. Hûlasa; ezelî inayet bu büyüklerin hallerini tekeffül eder. Sebepli veya sebepsiz olarak, elbette işleri husule gelir. Şu ayet-i kerimede buyurulduğu gibi. "...Allah dilediğini kendine seçer. ve (O'na) yöneleni kendisine iletir." (42. Şura Suresi, 13. Ayet) Eğer mürid iseler, kamil ve mükemmil bir şeyh olmadan, bunların işi zordur. Şeyhin de, cezbe ve süluk devleti ile müşerref, fena ve beka saadeti ile mesud, seyr-i ilallah, seyr-i fillah, seyr-i anillah billah, seyr-i fi'l-eşyai billah yolunu tamamlamış olması gerekir. Eğer cezbesi süluklandan önce ve muradların terbiyesiyle terbiye görmüşse böyle bir şeyh kibrit-i ahmerdir.[3] Onun kelamı deva, nazarı şifadır. Ölmüş kalplerin canlanması onun mübarek teveccühüne kalmıştır. Azgın nefsin tezkiyesi onun iltifatına bağlıdır. Böyle bir devletli bulunmadığı takdirde, meczub salik dahi bir ganimettir. Nakısların terbiyesi onun vasıtasıyla hasıl olur; onun vasıtasıyla fena ve beka devletine ulaşırlar. Eğer talib, Yüce Sultan Hakk'ın inayetiyle anlatıldığı manada kamil ve mükemmil bir şeyhi bulur da ona kavuşursa onun varlığını ganimet bilmeli, tamamıyla bütün işlerini ona ısmarlamalı. Saadetin, onun rızasında; şekavetin de onun razısının hilafına olduğuna itikad etmelidir. Özetle, tüm arzusunu onun rızasına tabi kılmalıdır. Peygamber efendimiz (aleyhisselam) şöyle buyurmuşlardır: "Sizden biriniz, hevası (arzusu) benim getirdiğime uyuncaya kadar iman etmiş olamaz."[4] Bilesin ki, sohbet edepleri ve onun şartlarına riayet etmek bu tarikatın zaruretleri arasındadır. Faydalı olmak ve faydalanmak yolunun açık olabilmesi için bu gereklidir. Bunlar olmadan, sohbetin bir neticcesi olmayacağı gibi, yapılan beraber oturmaların bir semeresi olmaz. Anlatılan sebepten dolayı, bazı edepleri ve zaruri olan şartları beyan edelim. Bunların akıl kulağı ile dinlenmesi gerekir. Talibin, kalbini bütün cihetlerden alıp şeyhine teveccüh etmesi, şeyhi hayattayken onun izni olmadan nafilelerle ve zikirlerle meşgul olmaması gerekir. Onun huzurunda başkasına iltifat etmemeli, önünde bütünüyle kendisine teveccüh edip oturmalı, onun emri olmadan yanında zikirle dahi meşgul olmamalıdır. Huzurunda, farzlardan ve sünnetlerden başka nafile namazlarla meşgul olmamalıdır. Bu zamanın sultanından şöyle anlatıldı: Veziri, yanında dururken, tesadüfen nazarı elbisesindeki açıklığa ilişmiş. Onu eliyle düzeltmiş. Bu haldeyken sultan onu görmüş ve onu kendisinden başkasına yönelmiş bulmuş. Azarlayarak şöyle demiş: -"Bunu hazmedemem. Vezirim olduğun halde huzurumda bulunup benden başkasına iltifat edesin ve elbiseni düzeltmekle meşgul olursun." Şimdi düşünmek lâzım, bu düşük dünya işleri için böyle ince edeplere riayet gerekli olunca, yüce Allah'a vüsul vesilelerinde edeplere riayet etmek elbette daha fazla gereklidir. Hem de tam manası ile. Mümkün olduğu kadar, gölgesi şeyhinin elbisesi üzerine veya gölgesine düşecek şekilde ayakta durmamalı. Onun namaz kıldığı yere ayağını koymamalı, abdest aldığı yerde abdest almamalıdır. Onun kullandığı kapları kullanmamalı, onlarla yemek yiyip bir şey içmemelidir. Onun huzurundayken bir başkasıyla konuşmamalıdır. Hatta başkasına teveccüh bile etmemelidir. Bulunduğu tarafa gıyabında da olsa, ayak uzatmamalıdır. O tarafa tükürmemelidir. Şeyhinden her ne südur ederse onu doğru bilmelidir, isterse onu zahiren doğru görmemiş olsun. Zira o, yaptığını ilham ve izinle yapar. Böyle olunca da, itiraza mecal kalmaz. Bazı suretlerde, onun ilhamına hata düşse dahi, ilham işindeki hata, ictihaddaki hata gibidir. Onda ayıplama ve itiraza yer yoktur. Şeyhine muhabbetinin müridin özünde hasıl olması gerekir. Zira mahbubtan ne zuhur ederse, muhibbin nazarında sevimlidir. Onda itiraza yer yoktur. Mürid, küllî ve cüz'î işlerde şeyhine iktida etmelidir. Yemekte, içmekte, giyim işinde, taat işinde. Hiç değişmez. Müridin, şeyhin eda tarzında namazını kılması, fıkhı onun amelinden alması gerekir. Şeyhinin harekatına ve sekenâtına, nefsinde hiçbir itiraz yeri asla bırakmamalıdır. Eğer itiraz bir hardal tanesi kadar olsa, bu itirazın mehrumiyetten başa bir neticesi olmaz. İnsanların en şakisi ve saadetten en uzak olanları, bu evliya taifesini ayıplı görenlerdir. Bu gibi büyük belalardan Allahu teala bizi korusun. Bir mürid, şeyhinden kerametler ve harika işler talep etmemelidir. İsterse bu talep gönlünden geçsin veya vesvese yoluyla olsun. Sen hiç işittin mi ki, bir mü'min peygamberinden mucize talep etsin. Bu talebi ancak kafirler ve inkar ehli yapar. Müridin hatırına bir şey geldiği zaman, ara vermeden onu hemen şeyhine arz etmelidir. Şayet o durumu çözülmezse kusuru kendi nefsinden bilmelidir. Hiçbir şekilde noksanlığın şeyhinin tarafına dönmesine yol vermemelidir. Eğer başına bir olay gelir ve rüya görürse, onu gizlemeden şeyhine anlatmalıdır. Rüyanın tabirini ondan talep etmelidir. Tabirden dolayı kendisine inkişaf eden durumu da ona arzetmeli ve doğrusunu yanlışından ayırmayı ondan istemelidir. Bu hususta asla kendi keşfine itimat etmemelidir. Zira bu alemde hak, batılla karışık durumdadır. Doğru da hata ile karışıktır. Zaruretler hariç, şeyhin izni olmadan şeyhinden ayrılmamalıdır. Çünkü, bir başkasını tercih etmek ve başkasını ondan faziletli görmek, müridliğe aykırıdır. Sesini şeyhinin sesinden yüksek çıkarmamalıdır. Onunla konuşurken, sesini ondan yüksek tutmamalıdır. Zira, bu gibi şeyler edep dışı hareketlerdir. Gelen her türlü feyiz ve fütuhatın şeyhinin vasıtasıyla geldiğine inanmalıdır. Şayet rüyasında, başka meşayihten kendisine feyiz geldiğini görürse, bunu da şeyhinden bilmeli, görmelidir. Şunun bilinmesi gerekir ki; müridin şeyhi kemalatı ve füyuzatı cami olduğundan, kendisinin özel istidadına münasip bir şekilde feyiz ulaşır. Demek istediğim, feyiz verme suretinin şeyhte zuhur edeceğidir. Çünkü, şeyhinin latifelerinden bir latifenin, o feyizle münasebeti vardır. O (latife) şeyhin suretinde zuhur eder. Mürid de o latifeyi iptila yollu şeyh olarak ve şeyhten geldiğini zanneder. İşte bu büyük bir yanılmadır. Allahu Teala bizi, ayakların kaymasından korusun. Şeyhin itikadı ve muhabbeti üzerine istikamet nasib eylesin. Seyyidü'l-beşer hürmetine (Ona ve âline salatu selam olsun.) Hülasa, "tarikat tümden edeptir" darb-ı meseli meşhurdur. Edeplerden sıyrılan kimse, yüce Allah'a vasıl olamaz. Şayet mürid bazı edeplere riayette kendini kusurlu görürse, onların edasında layık-ı vechihe duramadığını, çalışmak suretiyle onların mesuliyetinden çıkamadığını anlarsa, onun bu kusurları affedilir. Lakin, mutlaka kusurun itiraf edilmesi gerekir. Hem edeplere riayet edemediğini, hem de nefsini kusurlu saymazsa; böyle bir şeyden Allah'a sığınmak gerekir. Zira böyle bir kimse, o büyüklerin bereketlerinden mahrum kalır. Evet, şeyhin teveccühü ve himmeti bereketiyle mürid, fena ve beka mertebesine ulaştığı zaman,kendisine ilham ve feraset yolu açılırsa (zuhur ederse); şeyhi de bunu kabul edip onu doğrular, kemaline ve ikmaline şehadet ederse; işte o zaman, ilhama dayalı olan bazı işlerde, müridin şeyhine muhalif davranması yerinde olur. O ilhamın gereği ile hareket edebilir. İsterse şeyh katında onun aksi tahakkuk etmiş olsun. Çünkü mürid, artık taklit bağından kurtulmuştur. Bu hali ile onun için taklit hatadır. Bilmezmisin ki; ashab-ı kiram, bazı ictihada dayalı meselelerde ve kendisine nazil olmayan hükümlerde Rasulullah (aleyhisselam) Efendimizin reyine muhalefet etmişlerdir. Bazı kereler de doğru olan, ashab tarafından bulunmuştur. Bu mana ulu'l-elbab olan ilim erbabına gizli değildir. Üstte anlatılan manadan anlaşılmış oldu ki, kemal ve ikmal mertebesine ulaştıktan sonra, muhalefet caiz olup edep dışı hareketten de uzaktır. Belki de bu durumda edep muhalefet etmektir. Nitekim ashab-ı kiram mükemmel edep sahibi idiler. Rasulullah (aleyhisselam) efendimize saygısız bir harekette bulunmazlardı. Bu manadan olarak, İmam Ebu Yusuf'un, ictihad mertebesine ulaştıktan sonra, Ebu Hanife'yi taklit etmesi hatadır. Doğru olan, kendi görüşüne tabi olmasıdır. Ebu Hanife'nin reyine değil İmam Ebu Yusuf'un, Ebu Hanife'yle altı ay Kur'an'ın mahluk olup olmadığı konusunda tartıştığı meşhurdur. Bunu bizzat İmam Ebu Yusuf anlatmıştır. Allah ona rahmet etsin. "Sanatın tekmili, fikirlerin katılmasıyladır." şeklindeki meşhur cümleyi duymuş olmalısın. Eğer sanat, bir fikir üzerinde kalıp dursa, onda bir ziyadelik ve yenilik olmaz. Sibeveyh'in zamanındaki nahiv ilmi, değişik görüşler ve ayrı ayrı fikirlerle aslının yüz misli daha artıp kemale ermiştir. Ancak, o ilmin binasını kuran, onun temelini atan Sibeveyh olduğundan fazilet onundur. Fazilet evvelkilerin ise de, kemal son gelenlerindir. Bu manada gelen şöyle bir hadis-i şerif vardır: -"Ümmetim, yağmur gibidir. Evveli mi hayırlıdır; ahiri mi bilinmez."[5] BAZI MÜRİTLERİN ŞÜPHESİNİ GİDERMEK İÇİN TENBİH Bil ki, müritler "şeyh öldürür ve diriltir." demişlerdir. Öldürmek ve diriltmek, şeyhlik makamının ayrılmaz parçaları arasındadır. Burada diriltmekten murat; ruhun diriltilmesidir, cismin değil. Öldürmekten murat ise; ruhun öldürülmesidir, cismin değil. Hayattan ve ölümden murat; fena ve bekadır. Bu ikisi, velayet ve kemal makamına ulaştırır. Kendisine uyulan şeyh ise, Allah'ın izniyle bu iki şeyi tekeffül etmiştir. O zaman, bu iki şeyin her biri şeyhe lazımdır. Bu durumda "öldürür ve diriltir" cümlesinin manası "fenaya ve bekaya ulaştırır" şeklinde olur. Esas manasıyla öldürme ve diriltme işinde şeyhlik makamının bir dahli yoktur. Kendisine iktida edilen şeyhin durumu, kehribar gibidir. Kendisiyle münasebeti olan her şey ardından gider, onun cezbesine kapılır. Kehribara nisbetle, saman çöpü gibi. Tam manasıyla ondan nasibini alır. Harika haller ve kerametler, müridlerin cezbesi için değildir. Müridler, şeyhe manevi münasebetle cezbolunurlar. Bu büyüklerle münasebeti olmayanlar, onların kemâlat nimetlerinden mahrumdurlar. İsterse o büyüklerin kerametlerinin bin tanesini müşahede etsinler. Bu mana için, Ebu Cehil ve Ebu Leheb'in şahit (delil) getirilmesi yerinde olur. Bundan başka Allah Subhanehu, küffar için şöyle buyurdu: -"Onlar, bütün ayetleri görseler, yine onlara iman etmezler. Hatta o kafirler seninle çekişmeye geldikleri zaman, şöyle derler: Bu, evvelkilerin masalından başka bir şey değil" (6. En'am Suresi, 15. Ayet) Vesselam. [1] Mürid: Tarikata giren ve şeyhe bağlanan, derviş, bende. [2] Murad: Gerekli olan her şey kendisine bahsedildikten sonra iradesi alınarak zahmetsizce bütün engelleri ve makamları aşarak Hakk’a eren. Sufilere göre, mürid müptedi, murad müntehidir. [3] Kibrit-i ahmer: Marifetullah, ilahi hakikat ve buna aşina olma, bunu yaşama. Erenlerin sohbeti. “Yolunu sapıtanları ancak kibrit-i ahmer olan ehl-i irşad sohbeti ıslah eder.” [4] Sahih hadis kaynaklarında aslını bulamadım. [5] Tirmizi, Emsal, 6, (2873); Kütüb-i Sitte Muhtasarı Trc. ve Şerhi, İbrahim Canan, c. 13, sh. 84, Hd. No: 4522
|