ES-SEB’U’L-ESRAR FÎ-MEDARİCİ’L-AHYAR
     Burhan İŞLİYEN
 
     
 
 

                                  

TASAVVUFİ ISTILAHLAR SÖZLÜĞÜ

A

Abdal: Allah'ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı kismeler. Onlar alemin intizam sebebidir. İnsanların işlerini tanzim ederler. Abdal, kırkı Şam'da, otuzu diğer memleketlerde olmak üzere yetmiş kişidir.

Abidiyet: Abidlik. İbadet etmek. Kulluk yapmak.

Adem: Masiva, zulmet, şer, batıl, çirkin. Tasavvufta adem iki türlüdür: a) Mutlak adem, adem-i muhal. Bu anlamda adem yoktur, var olması da mümkün değildir. b) Mümkün adem: Olmayan ama olması mümkün olan adem.

Ahadiyet: Zat mertebesine verilen isim. Bu mertebede teklik (ahadiyet) sıfatı müstesna, hiçbir sıfat, isim ve nisbet nazar-ı itibara alınmaz. Hakk’ın ahadiyet mertebesinde ismi Ahad’dır.

Alaka (c. alaik): Bağ, sebep, vasıta, kişiyi maddeye bağlayan her nevi bağ. Kat’i alaik: Bağları kesmek, engeleri ortadan kaldırmak, dünyadan ilgiyi kesmek.

Âlem (c. avâlim, âlemin): Özel şartları bulunan çevre. a) Emir alemi: Ruh, gayb, latif, lahuti, melekut, manevi ve nurani alem. b) Halk alemi: Maddi, zulmâni, nasutî, kesif, cisim, mülk ve şehadet alemi.

Anasır-ı erbaa (Anasır-ı çehergâne): Dört unsur. Madde aleminin temel unsurları: Ateş, hava, su, toprak. Sufiler nefsin dört mertebesini, dört unsura benzetirler. Nefs-i emmare ateşe, nefs-i levvame havaya, nefs-i mülhime suya, nefs-i mutmainne toprağa benzetilir. Tasavvuf ehlinin yaptıkları birçok izahlar ve yorumlar dört unsur nazariyesine dayanır.

Anka: İsmi var cismi yok, efsanevî bir kuş. Kaf dağında yaşar. Heyula. Heba.

Asl (c. usul): Kök, kaide, tevhid, marifet, yakîn ve ihlas.

Ayn-ı sabite (A’yan-ı sabite): Varlıkların Allah’ın ilminde sabit olan ezelî hakikatları, var olmadan evvel vıarlıklar hakkındaki Allah’ın ilmi.

Ayn (c. A’yan): Bizatihi var olan, kendi kendine mevcut olan, araz olmayan.

B

Batın: İç, kalb, derun, zamir, vicdan, ruh, sır. Allah’ın dört isminden biri. Evvel, âhir, zahir, bâtın. Bunlara “Ana Adlar” denir. Ayetlerin ve hadislerin, ancak arifler ve veliler tarafından bilinen gizli manaları. Salikin kalbi ve ruhu, iç alemi.

Bâz-geşt: Geri dönmek, vazgeçmek, tekrarlamak. Nakşibendiye tarikatında salikin gönül diliyle kelime-i tevhidi zikrederken lisanı ile de “İlahi ente maksudî ve rızâke matlûbî” demesi.

Beka: Var olmak, devam etmek, kötü huyları terk ederek iyi huylar edinmek, insanların ve diğer şeylerin kuvvet ve tesirlerini görmeyip hep Allah’ın kuvvet ve tesirini görmek, Allah’tan başka bir şeyi görememek. Bekabillah: Allah ile var olmak. Beka ba’de’l- fena: Fenadan sonra hasıl olan fena.

Berk: Salike ilk olarak görünen ve onu seyr fillah (Allah’ta seyr ) etmesi için Mevla’ya yakınlık makamına davet eden parlak ışıltılar.

Biat: El almak; şeyhine sadık ve bağlı kalacağına, ona kayıtsız şartsız teslim olacağın, her dediğini itiraz etmeden yapacağına dair müridin mürşidine söz vermesi, bu maksatla tarikat mensuplarının arasında düzenlenen tören.

 C-Ç

Ceberut: Mülk, ve melekut diğer bir deyimle şehadet ve gayb, yani maddi ve manevi alemlerin arasında bulunan orta alem. Ceberut alemi, cismani alemin de ruhani alemin de bazı özelliklerine sahiptir. Bu bir berzah ve misal alemidir.

Cem: Hakk’ı halksız temaşa etme, halkı değil sadece Hakk’ı seyretme. Bütün eşya ve varlıkların Allah sayesinde mevcut olduklarını görme, her şeyi Allah’dan görme.

Cemiyet: Masivadan yüz çevirme ve dikkati yüce Allah’a teveccüh noktasında toplama. Kalbin perişan ve huzursuz halde olmaması, insanın zihnen ve kalben kendisini Hakk’a vermesi.

Cevher: İlahi nefes, külli heyula ve bundan belirip ilahi kelime ile varlık kazanan mevcut.

Cezbe: Çekmek, Allah’ın kulunu huzuruna cezbetmesi, vecd hali. “Allah’tan gelen bir cezbe bütün insanların ameline bedeldir.”

 D

Daire: Dünya, madde alemi. Daire-i vücud: Varlık alemi, aşk makamı. Daire-i vücub ve imkan: Zaruret ve imkan daireleri: İnsan iradesinin geçerli ve etkili olmadığı aleme daire-i vücub, geçerli ve etkili olduğu aleme de daire-i imkan denir.

 E

Ene-Enaniyet: Kişinin “Ben” demesi. Enaniyet veya Enaiyet: Kişinin herşeyi kendisine bağladığı ve dayandırdığı gerçek. Can-ım, ruh-um, kalb-im, el-im gibi. Burada insan her şeyi “im”e, yani kendi “Ben”ine bağlamaktadır.

Erbain: 40 sayısı; erbain çıkarmak ve çile çıkarmak: Kırk gün, kırk gece ışıksız ve tenha bir yer (halvet-hane-çilehane) de az uyumak, az konuşmak, devamlı düşünmek, ibadet ve taatta bulunmak suretiyle nefis terbiyesi yapmak gayesiyle vakit geçirmek, riyazet ve perhiz, nefis mücahedesi, itikaf.

Evtad: Biri doğuda, diğeri batıda, üçüncüsü kuzeyde, dördüncüsü güneyde bulunan dört büyük veli.

 F

Fena: Kulun nefsani arzulardan ve behimi vasıflardan uzaklaşması, süflî isteklerini yok etmesi. Kulun fiilini kendinden görmemesi. Fena fillah: Allah’ta yok olmak.

Feyz-füyûzât: Salikin çalışması ve çabası sözkonusu olmaksızın Allah tarafından onun kalbine herhangi bir hususun verilmesi.

Fütuh-Fütuhat: Kapalı olan, maddi ve manevi nimet kapılarının salike açılması. Rızk, ibadet, ilim, marifet v.s. gibi. Zuhurat, ikram, karşılıksız verilenler.

 G

Gavs: Kendisine sığınıldığı zaman kutba, gavs denir. Sufiler darda ve sıkışık durumda kaldıkları zaman “Yetiş yâ Gavs!” “Meded yâ Gavs” diye feryad eder ve kutbun manevi himayesine iltica ederler.

Gavs-ı azam: En ulu gavs. Buna kutb-i ekber de denir. Hz. Peygamberin batınından ibarettir. Veliliğin en yüce mertebesi budur. Abdulkadir Geylani’ye özellikle gavs-ı a’zam denir.

Gaybet: Hak’tan gelen feyiz ve tecellinin çokluğu ve kuvveti sebebiyle ne yaptığını farkedemeyecek şekilde kendini kaybetmesi.

 H

Hafi: Mahiyeti gizli olduğu için ruha hafi adı verilir. Beş latifeden biri: Kalb, ruh, sır, hafi, ahfa.

Halvet Der Encümen: Zahirde halk ile, batında Hak ile olmak, bedenin halk ile kalbin Hak ile olması. Nakşibendiye tarikatının on usulünden biridir.

Hankah: Hane-gah. Toplantı ve sohbet yeri. Asitâ-ne, zaviye, dergah, tekke. Tarikat ehlinin, dervişlerin ve mutasavvıfların toplanıp sohbet ettikleri ve birlikte zikir ve sema yaptıkları özel yer.

Hatır (c. havatır): İnsanın içine gelen hitab, iç alemde duyulan ses, alınan mesaj. Bu hitab, Allah’tan, melekten, şeytandan ve nefsten olabilir.

Hatre-Hatarat: Reddedilmesi imkansız biçimde kulu Hakk’a davet eden his. Manevi yolculuk ve ruhi hallerle ilgili olmak üzere kalbe gelen şeyler.

Hırka: Yamalı elbise, çeşitli kumaş parçaları birbirine dikelerek yapılan elbiseler, dervişlerin toplu zikir yaptıkları esnada giydikleri yelek. İlbas-ı hırka: Hırka giyme. Bir mürid adayı belli bir deneme ve hazırlık döneminden sonra tarikata ehil ve şeyhe layık görülürse ona tekkede yapılan bir törenle hırka giydirilir.

Hilafet (Halifelik): Halife: İnsan-ı kamil, hakiki mürşid. Şeyhin yerine geçen mürid. Şeyhin başka bölgedeki temsilcisi. Şeyh öldükten sonra onun yerine geçen.

Himmet: Bir kemal halini veya diğer bir şeyi elde etmek için bütün ruhani güçleriyle birlikte kalbin Hakk’a yönelmesi. Halis ve iyi niyet. Ermiş kişilerin maksadı hasıl eden, iş bitiren ve dilediklerini yerine getiren manevi gücü.

Huşu: Tevazu, dinin emirlerine, itaat etmek, Allah’ın huzurunda boynu bükük durmak, ona teslim olmak, kullarına karşı saygılı ve alçak gönüllü olmak.

Huş der-dem: Salikin aldığı -verdiği her nefesin şuurunda olması. Nefesi muhafaza, huzura vesile olur. Aldığı -verdiği nefesleri denetim altında tutamayan gaflete düşer, nefsine hakim olamaz.

Huzur: a) Vahdet makamı. b) Hakk’ın huzurunda bulunma ve kendinden geçme. Halktan gaib olan Hakk’ın huzurunda bulunur. Hak’tan gaib olan ise halkın huzurunda bulunur. Huzur-i kalb: Kalbin, saflık sayesinde gözden gaib olan sevgilisinin yanında hazır olması.

 I-İ

İcâzet-İcazetnâme: a) Bir şeyhin, muhib ve müridleri yetiştirmesi için, yetişmiş ve ehliyetini isbatlamış bir müridine izin vermesine icazet, bu izni tesbit eden yazılı belgeye “icazetnâme” denir. b) Müridlerin önemli işlerde, özellikle sefere çıkarken şeyhten izin almalarına da “icazet” denir.

İnabe: a) Tevbe etme, işlenen günahlardan pişmanlık duyup Allah’a dönme. Allah’a gönül verme, halktan Hakk’a kaçma. b) Tevbe, görünür günahlardan, inabe, insanın içindeki kusurlardan vazgeçip Allah’a dönmesidir, inabe tevbenin ileri ve daha mükemmel bir derecesidir.

İnayet: Allah’ın kulunu kayırması. İnayet-i Hak, ilâhî inayet: Hakk’ın insanı kayırması, koruması ve kollaması, ona destek olması.

İstiğrak: İlahi sevginin istilası altında sevgiliyi temaşa ederken salikin kendisi, maddî alem ve masiva hakkında hiçbir his, idrak ve şuura sahip olmaması. Bu halde bulunana müsteğrak denir.

İstikamet: a) Ahde vefa, taahhüdlere sadakat. b) Her hususta ifrat ve tefritten sakınarak itidal yolunda yani sırat-ı müstakimde yürümek. c) Dinin emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma konusundaki devamlılık. “İstikamet kerametten üstündür.”

İtibar: Dünya ve orada bulunan her şeyin geçici ve aldatıcı olduğunu daima dikkate alma.

İttihad: Vahdet-i vücud, her şeyi kendi kendine var olan mutlak, bir ve gerçek varlığın temaşa edilmesi. Bizâtihi yok, ancak başkası sayesinde var olan şeyler bu temaşa esnasında birleşir ve tek olarak görülür. Burada farklı iki aslî varlığa sahip olan şeyin birleşmesi sözkonusu değildir.

Kanaat: Tutumlu, gönlü zengin ve tok gözlü olmak, hırslı ve açgözlü olmamak.

Kavis: Tasavvufa göre her şey Allah’tan gelmiştir, yine her şey aslına dönecektir. Hakk’tan gelen nur ve tecellinin madde, bitki ve hayvan aşamalarından geçtikten sonra insan olma mertebesine kavs-ı nüzul (inişli kavis), sözkonusu nurun aslına dönmesine ve bu dönüşte meydana getirir. Bütün oluşumlar böyle bir dairede gerçekleşir.

Kemal: Nefsani vasıf ve sıfatlardan ve bunların eserlerinden münezzeh olmak. İlahi kemal: Allah’a özgü mutlak kemal. İnsanlar ilahi kemalden aldıkları pay oranında kamildirler. Bundan en çok pay alan şahsa insan-ı kamil denir.

Kerâmet: Peygamberlik iddiasıyla ilgisi olmaksızın bir kişide harikulade bir halin zuhur etmesi. Eğer kendisinden bu hal zuhur eden kimse amel-i salih sahibi değilse o harikulade hal istidrac adını alır. Kerâmet Hakk’ın velisine bir ikramıdır.

Keşf: a) Perdenin ötesindeki gaybî hususlara ve hakiki şeylere, bunları yaşayarak ve temaşa ederek vâkıf olmak, mükaşefe, beden ve his perdesinin kalkması ve ruh aleminin seyredilmesi. b) İlham: Doğrudan ve aracısız Allah’tan alınan bilgi. Keşf-i ıyani: Kıyasa ve istidlale değil, temaşaya ve görmeye dayanan keşif.

Kibrit-i Ahmer: a) Marifetullah, ilahi hakikat ve buna aşina olma, bunu yaşama. b) Erenlerin sohbeti. “Yolunu sapıtanları ancak kibrit-i ahmer olan ehl-i irşad sohbeti ıslah eder”

Kurb: a) Allah’ın ibadet ve taatına yakın olmak. b) Hakk’ın tevfikine ve inayetine yakın olmak. c) Kul ile Hakk’ın arasında araçların bulunmaması veya az olması. d) Kulun, Hakk ile arasındaki ezelî ahde vefa etmesi.

Kutub, kutb: a) En büyük veli. b) Her zaman âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi. c) Kutub alemin ruhu, alem de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun çevresinde ve onun sayesinde hareket eder.

 L

Lahut: Eşyada sirayet eden bir hayat bunun mahalli nâsuttur. Saf vahdete de lahut denir.

Latife (c. Letaif): Son derece ince bir mana ihtiva eden, anlaşılan ama sözle anlatılamayan işaret. Tadılarak öğrenilen bilgiler.

Letaif-i hamse: Gittikçe daha latif ve daha nurlu (eltaf ve enver) hale gelen ruhun beş tavrı: 1. Kalb, 2. Ruh, 3. Sırr, 4. Hafi, 5. Ahfa.

 M

Marifet (c. marifet): Keşf ve ilhamla hasıl olan vasıtasız bilgi, manevi ve iç tecrübe ile öğrenilen ilim, tasavvufî irfan.

Meczub: Cezbeye tutulan, deli sanılan fakat deli olmayan, akıllı deli. Cenab-ı Hakk’ın lütfu ve keremiyle hiç zahmet çekmeden bir hamlede bütün makamları geçen ve vuslata eren, vuslatın tesiri ile kendinden geçen.

Melekut: Gayb alemi.

Muhibb: Tarikata ve tasavvufa ilgi duyduğu ve sıcak baktığı halde henüz şeyhe bağlanmamış kimse. Mevlevilik’te ve Bektaşilik’te tarikata giren kimse, yeni mürid.

Murad: Arif, vasıl, müntehi, seyr ve sülukunu ikmal eden, mürşid, rehber.

Müptedi: Tasavvuf yoluna azimle giren, bu yola yeni giren, daah işin başında olan.

Mücahede: Cihad, nefs ile savaşmak, nefsi yenmek ezmek, direnişini kırmak, hüküm altına almak “nefsin istediği Hakk’ın istediğidir” diye inanmak ve ona göre hareket etmek, yemede, uyumada, konuşmada azlık esasına riayet etmek, çok ibadet ve taatta bulunmak.

Mükaşefe: Kalbin Hakk’ın huzurunda oluşu, açık şekilde ilahi tecellileri temaşa, keşfin açılması ayne’l-yakin mertebesi, muhadara derecesinden sonra gelen mertebe.

Mürakabe: Denetleme, gözetleme, feyz beklemek, kendini kontrol etmek. Mürakabe-i nefs: Allah tarafından denetlenmekte olduğuna inanmak.

Mürid: Kendi iradesine göre değil Hakk’ın ve mürşidinin iradesine göre hareket eden, şeyhin elinde gassalın önünde duran ölü gibi duran, derviş, müntesib, mensub, başlangıç halini başarıyla bitiren.

Müşahede: Hakk’ın kalbte hazır oluşu, kendini kaybederek Hakk’ı bulmak. Hakk’ı seyir ve temaşa etmek, hakke’l-yakin hali. Muhadara başlangıç, tevacüd ve ilme’l-yakin; mükaşefe orta, vecd ve ayne’l-yakin; müşahede son, vücud ve hakke’l-yakin mertebesidir.

Müteşeyyih: Şeyh olmadığı halde şeyh gibi görünen, sahte şeyh, şeyhlik taslayan.

Nâsût: Lahut-nâsût: İlahi-beşerî-ruhî-bedenî, maddî-manevî, batınî-zahirî. Genellikle Hakk’a ve insanın ilahi yönüne lâhut, halka (maddeye) ve insanın maddî yönüne nâsût adı verilir. Alem-i lahut, alem-i nasut deyimleri de bu alanda kullanılır.

Nazar ber kadem: Nakşîlikte kalbin huzuru ve içteki sükun hâli bozulmasın diye salike lüzumsuz bakışlardan sakınarak önüne bakması tavsiye edilir. Sufi’nin ayağına bakması daha ileriyi ve geleceği düşünmemesi anlamına da gelir.

Nefs-i mutmainne: Tatmin olunmuş, huzur ve sükuna kavuşmuş, faziletlerle donanmış, ilahi fiillerin tecellilerine mazhar olmuş nefs (Nahl, 16/106, Fecr, 89/27)

Nigah-daşt: Kalbi havatırdan korumak. Salik sadece Allah’ı düşünür, bunun dışında bir düşüncenin kalbe gelmesinden kalbi korur. Kalbini çeyrek veya yarım saat muhafaza etmeye muvaffak olan, zatın güzelliğini, zâtın ve sıfatların tecellilerini müşahede eder.

Nisbet: İtiraf, salikin bağlı olduğu hal ki, o bu hal ile tanınır. Nisbet iki türlüdür: a) Haz nisbeti. b) Hak nisbeti. Halk kaybolunca Hak, Hak kaybolunca halk ortaya çıkar. Halk için yapılan halka, Hak için yapılan Hakk’a nisbet edilir.

Rabıta: Bağ, şeyhin suret ve şeklini zihninde tahayyul ve tasavvur ederek o suretten kalbe feyz geleceğine inanmak, “rabıta-i muhabbet” şeyhi severek hatırlamak, “rabıta-i telebbüs”, kendini şeyh şeklinde hayal etmek, sıkışık zamanlarda şeyhten yardım ve imdad istemek.

Rıza: Kadere ve kaderin tecellilerine razı olmak, kainatta ve sosyal hayatta cereyan eden hadiseleri gönül hoşluğu ile karşılamak, kaderin tecellisi karşısında şikayet etmemek ve sızlanmamak, iyimserlik.

Riyazet: İdman, temrin, spor, perhiz yapmak, atı yarışa hazırlar gibi nefsi manevi yolculuğa hazırlamak, nefs ve tab’ın hükmünden çıkmak için yapılan muntazam idman ve ruh sporu, nefsin istediğinin zıddını yapmak, nefsi ezmek, kuvvet ve mukavemetini kırmak.

Ruh: Emir aleminden inerek, hayvanî ruh üzerine binen ve mahiyeti kavranamayan bilici ve idrak edici latife ve sır.

Ruûnet: Ahmaklık, nefsin hazzı ve tabiatın icabları ile bulunma hali. 

S

Sahv-sekr: Sarhoşluk ve ayıklık. Huzur ve gaybet halinin kuvvetli şekli. Sekr veya sükr: Dînî his ve heyecanlar içinden kendinden geçmek, sarhoş olmak, mest olmak. Sahv: Kendine gelmek, ifakat bulmak, tekmin hali.

Salik: Allah’a ermek ve ulaşmak için yola çıkan ve tasavvuf yolunda yürüyen.

Sefer (c. esfar): Yolculuk, mesafe katetmek, ilmî hareket ve inkişaf, kötü huyları terkederek iyi huylar edinmek için harekete geçmek, kalbin Hakk’a teveccühü, yönelmesi. Esfar-i erbaa: 1. Seyr ilallah: (Allah’a doğru yolculuk). Nefs menzillerinden başlar, ufuk-i mübine kadar devam eder. Eşya ve maddeye karşı duyulan ilgiyi ve sevgiyi gidererek Hakk’a doğru yönelmek, vahdetin yüzünden kesret perdesini kaldırmak. 2. Seyr fillah: Allah’da seyr, kesretten vahdet hicabını kaldırmak. Allah’ın vasıflarıyla vasıflanmak ve ahlakı ile ahlaklanmak. Ufuk-i a’laya kadar devam eder. 3. Seyr maallah: Allah ile beraber seyr; zahir ve batın ikiliğinden ve kayıtlarından kurtularak ahadiyet makamına yükselmek. Velayet makamının sonu burasıdır. 4. Seyr anillah: Seyr billah, seyr fi’l-eşya: Allah’dan seyr, eşyada seyr, Hak’dan halka dönmek, insanları irşad için halka geri dönmek, vahdeti kesret şeklinde, kesreti vahdet suretinde görmek.

Sefer der vatan: Halktan Hakk’a doğru gitme. Manevî sefer. Mülk aleminden melekut alemine, ilme’l-yakin mertebesinden ayne’l-yakin mertebesine doğru ruhen yükselme, kötü huyları bırakıp iyi huylar edinme yolunda ilerleme. Zahiri sefere önem vermeyen Nakşiler bu sefere önem verirler.

Sekr: Sarhoşluk, kuvvetli bir feyiz ve tecelliye mazhar olan salikin kendini kaybetmesi, ruhî bir sarhoşluk. Neşe ve zevk hali meydana getiren manevi bir sermestlik.

Sırr: Kalbe konulan bir latife. Bedendeki ruh ne ise kalbteki sır da odur. Kalb, marifet; ruh, muhabbet; sır da müşahede mahallidir.

Silsile: Süluk senedi, tarikat şeyhlerinin Hz. Peygambere varan pir ve üstad zinciri, isnad, sened. Bir şeyhten diğer bir şeyhe aktarıla aktarıla gelen dînî heyecan ve bilgiler (marifet) bu silsile ile gelir ve “feyz-i isnadi” adını alır.

Süluk: Yola girmek. Nefsi düzeltmek ve vuslata ermek için tasavvuf yoluna girmek, bu yolun usul, adab ve erkanının icra etmeye başlamak. Seyr-ü süluk: Usulüne uygun bir şekilde tasavvuf yolunda yürümek, ikamet halinde olmamak.

 

Ş

Şahid (c. şehavid): Hazır, delil, kalbte bulunan hal, gaib olanı gösteren ve kalbe huzur celbeden şey. Şühud: Hakk’ı Hakk ile görmek, müşahede.

Şatah-Şathiye (c. şathiyyat): Vecd ve cezbe halinde söylenen ve üzerinde benlik kokusu bulunan söz, zahiren şeriata aykırı söz, “Ene’l-Hak” gibi. Şathiyye, içinde şatah sözler bulunan tasavvufî manzumeler.

Şecere: a) Tarikat silsilelerini gösteren şema. b) Külli cisim kütlesini yöneten kamil insan. Şecere-i Tuba: Tuba ağacı: Marifet ve güzel ahlak esasları. Şecere-i marifet: Marifet ağacı. Marifetullah. Şecere bir ağaçtır ki, Hz. Musa o ağacın olduğu taraftan: (Ben Allah’ım” sesini işitmiştir.

Şevk: Özlemek, iştiyak, hali, cemali ve liyakı özlemekten doğan his ve heyecan.

Şeyh (c. şuyuh, meşayih): İhtiyar, pir, baba, ata, dede, peder, mürşid, tarikatın başında bulunan ve sözü tartışılmadan kabul ve tatbik edilen, veli, ermiş.

Şuun: Fiiller. Şuun-i zatiye: A’yan ve hakaikin ahadiyet-i zatiyedeki nakışları. Bu aynalar ve hakikatler ağacının dallarının, yapraklarının ve meyvelerinin çekirdeğinde kuvve halinde bulunması gibi ahadiyette bulunur, vahidiyette zuhur eder, kalemle ayrıntılı hale gelir.

 T

Talib: İstekli, muhib. Süluk ehli iki kısımdır: a) Maksad ve muradı Hak rızası olan talibler, b) Maksad ve muradı cennet olan talibler.

Tarikat (c. turuk, taraik): Yol, Allah’a giden yol, seyr ve süluk esnasında tutulan yol, tasavvufî zümreler, “Allah’a giden yolların (tarikatların) sayısı bütün insanların solukları sayısı kadardır.”

Tasavvuf: İdare etmek, kullanmak, velilerin eşya ve varlıkların üzerindeki manevi tesirleri, keramet. Allah’ın eşyayı ve bütün varlıkları velisine musahhar kılması.

Tasavvuf: Kalbe, ahlaka, nefse, ruha, hale, makama, marifete, sırra ve batına ait bilgiler, şeriatın iç yüzü. İslam dininin ruhu, manası, özü, iç alemden bahseden ilim.

Tecelli: Hakk’a yönelen kalblere teveccüh eden Allah’ın nurlarının içte parlaması, zuhur etmesi.

Tecrid: Maddi alemden sıyrılan ve soyulan kalblerin ilahi tecellileri temaşa etmesi, tevhid. Tecrid, masivadan ayrılmak; tefrid, ferd olan Allah’ı bulmak. Tecrid: İnsanlardan ayrı yaşamak, evlenmemek.

Tefrid: Sonradan olan hadis şeyleri ortadan kaldırarak Allah’ı ferd ve tek olarak görmek, tevhid.

Telvin-temkin: Telvin, seyr ve süluk halinde bulunan salikin, renkten renge, bir halden başka bir hale girmesi, değişmesi; temkin ise, istikrar bulması ve sabit hale gelmesi. Telvin salikin hali, temkin vasılın halidir.

Tevacüd: İrade ile vecde gelme, kendini vecde zorlama.

Teveccüh: Yönelmek, şeyhin özel bir himmet ve irade, ile müridine yönelmesi, ona nazar ve nefes etmesi.

Tum’ninet-itminan: Nefsin sükun, emniyet, huzur ve istikrar halinde olması. Ünsün verdiği rahatlıktan kaynaklanan nefsin kendini tam emniyette hissetmesi hali.

 U-Ü

Ubudiyet: Kulluk etmek, ibadet, tapmak. Ubudiyet; kulluk yapmak. Ubudet; has ve halis bir kul olmak.

Ulu’l-elbab: Her şeyin özünü alarak kabuğunu bırakan.

Usul: Kaideler, tarikatlarda riayet edilmesi gereken adab ve erkan. “Usulü zayeden vusülden mahrum olur”

Üns: Ülfet etmek, rahat etmek, safa hali, kalbin sevgili ile neşelenmesi, ruhun güzellikteki kemalden zevk ve lezzet alması; haşmet, vahşet ve heybet halinin zıddı.

Üveysilik: a) Herhangi bir şeyhe bağlanmadan doğrudan Hz. Peygamber’in ruhu ve maneviyatı tarafından irdaş ve terbiye edilen veliler. b) Daha önce yaşamış ve ölmüş bir velinin ruhaniyeti tarafından terbiye edilen ve bu yüzden zahirde herhangi bir şeyhi bulunmayan veliler.

V

Vahdet-kesret: Birlik-çokluk. Vahdet, her şeyi Bir olarak ve bir içinde görmek, eşyayı Allah’la görmek, cem’ hali; kesret, varlıkları çok olarak görmek, fark hali. Gayb-ı mutlakın lataayyun ve lazuhur mertebesine “ahadiyyet”, ilk zuhur ve taayyun “vahidiyyet” adı verilir.

Varid (c. varidat): Hak’tan gelen ve insanı Hakk’a götüren feyz, füyuzat, ilham, saik, neşe, hüzün, kabz, bast gibi tasavvufî ve manevî haller.

Vecd (c. mevacid): Kalbe gelen feyiz ve tecelli, tabii bir şekilde kendinden geçmek, gayri iradi olarak coşmak, cezbelenmek, ibadet ve taatın meyveleri, iç temaşa, istiğrak hali.

Veli (c. evliya): Dost, seven, aşık, arif. Hakk Teala’nın dostu ve sevgilisi olan kul. Allah’ı seven ve dost edinen. Allah tarafından sevilen ve dost edinilen.

Velayet-vilayet: Velilik, ermişlik, Hakk’ın kulunu, kulun mevlasını dost edinmesi. Velayet dört çeşittir. a) Velayet-i uzma: Lahuti velayet, son peygamberin velayeti. b) Velayet-i vusta: Melekûti velayet. Evliyanın velayeti. d) Velayet-i suğra: Nasûti velayet, tüm mü’minlerin velayeti.

Vera: Takva. Dinde haram ve mekruh olan şeyleri terkettikten sonra, haram ve mekruh oluşu şüpheli olan hususları ve helal ve mübahların ihtiyaçtan fazlasını da terketmek.

Veraset: Tasavvufta ele geçen bilgiler ve haller, Allah’ın sırf bir lütfu olduğu için bu bilgilere ve hallere miras gözüyle bakılır. Tasavvufi bilgiler (marifetler) ve haller Hz. Peygamber’den velilelere miras kalmıştır.

Vesile (c. vesail): Allah’a yaklaşmak veya bir dileğin kabul edilmesini sağlamak için ermişlerin türbelerine gidip onların ruhlarından ve yatırlarından meded ummak.

Vukuf: Salikin, ısrarla, dikkat ve özenle belli hususlar üzerinde durması, onları kavramaya çabalaması. Nakşibendilere göre üç önemli vukuf vardır: 1-Vukuf-i zemani: Kulun her zaman halini bilmesi, vird ve zikrini vaktinde icra etmesi. 2-Vukuf-i adedi: Vird ve zikrin adeadine riayet etmek. Sayıya dikkat ederek kalb ile zikrin adedine riayet etmek. Sayıya dikkat ederek kalb ile zikir yapmak 3-Vukuf-i kalbi: Kalbin Hakk’ın huzurunda olması. Zikir yapan müridin kalb üzerinde durması ve başını sol memesinin üzerine, kalbinin üzerine eğmesi, gönlüne yönelmesi, kalbini denetlemesi, masivayı kalbine sokmaması.

Vuslat; visal, vusûl: Maksad ve murada ulaşmak, firkat ve hicran halinin zıddı.

 Y

Yad-daşt: Her halukârda kalbin Hak ile huzurda olması hali. Nefesi hapsedip kelime-i tevhid ile zikreden talibin zikredilenin huzurunda olma halini kalbinde muhafaza etmesi.

Yad-kerd: Murakabe mertebesine ulaştıktan sonra salikin lisanla belli sayıda nefy ve isbatı zikretmesi. Gözleri ve ağzı kapatarak, nefesi hapsedip kelime-i tevhidi kalben zikretmek. Mutlak zikir.

Yakin: Açık seçik ve kesin bilgi. Delille değil iman gücüyle apaçık olarak görme. Saf kalble gaybı temaşa. Bir şeyin hakikatı konusunda kalbin doyum halinde olması. Üç yakin hali (yakinat-ı selase): a) İlme’l-yakin: bir şeyi ilim ve dilille kesin olarak bilmek (Kayseri vardır) b) Ayne’l-yakin: Bir şeyin var olduğunu uzakten görerek ve seyrederek öğrenmek (Kayseri’yi uzaktan görmek) c) Hakke’l-yakin: Bir şeyi yaşayarak içine görerek ve temas ederek öğrenmek (Kayseri’nin içinde yaşamak) 

Z

Zahir: Şeriat, şer’î hükümler. Tecelli eden Hakk’a da zahir denir.

Zât: Zat kendi kendine vardır; isim, naat ve sıfat Onunla vardır. Zatı olan mutlaka müsemma, men’ut ve mevsuftur.

Zevk: Tatmak, içmeye başlamak, aşkullah kadehinden içmek. Zevk-i tasavvufî; Tasavvufî halleri yaşamak.

Zıll: Gölge. İzâfi ve nisbî olduğuna inanılan mâsivâ, âlem.

Zikir (c. ezkar): Allah’ı zikretmek, hatırlamak, isyan, nisyan ve gaflet halinde olmamak. Belli zamanda belli duaları, belli miktarda ve belli şekilde okumak. Zikr-i cehri: Açık ve yüksek sesle yapılan zikir. Zikr-i cehri: Açık ve yüksek sesle yapılan zikir. Zikr-i hafi: Alçak sesle, müridin ancak kendisinin duyabileceği bir sesle zikir yapması.